f ABD'nin yeni ulusal güvenlik anlayışı...
Kadir Doğan

ABD'nin yeni ulusal güvenlik anlayışı...

  • Son Güncelleme: 3/01/18 09:29:26
  • 1

Donald Trump'ın Amerika Birleşik Devleti başkanlığına seçilmesi sonrasında dünya birçok şeyin artık eskisi gibi olmayacağının farkındaydı. Önce General Mike Flynn'i Ulusal Güvenlik Danışmanlığına atayan Donald Trump, Flynn'in Türkiye ve Rusya ile olan bağlantıları iddiası ile Flynn'i görevden alıp, yerine yine General olan H.R McMaster'ı atamıştı. Bu atama başta ABD ulusal güvenliği ve dış politikası için çok önemliydi. Mike Flynn ile bambaşka karakterlere sahip olan McMaster’ın gelişi ile ABD’nin ulusal güvenlik anlayışı da farklı bir eksene kaymış oldu.

Bu yeni ekseni anlamak için öncelikle General H.R McMaster hakkında bazı gerçekleri öğrenmemiz gerekiyor. 55 Yaşındaki McMaster, Körfez Savaşında, Irak İşgalinde ve Afganistan İşgalinde aktif olarak rol oynamış bir isim. 1984 Yılında Amerikan Askeri Akademisinden mezun olan McMaster daha sonra Amerikan tarihi üzerine North Carolina Üniversitesinde Yüksek Lisans yaptı. Yüksek Lisans tezi olarak Vietnam savaşı üzerine yazdığı “Dereliction of Duty (Görevi İhmal)” ile Amerikan stratejisi için hala önemli bir temel olarak kalmakta ve hala Amerikan ordusunda ders kitabı olarak okutulmaktadır. 2004 Yılında Irak-Telafer de görev yapan McMaster daha sonra “Çuval Olayının” en önemli isimlerinden David Petraus ile birlikte çalıştı. 2012 Yılında ise Askeri eğitim ve Doktrin komutanlığında, komutan yardımcılığı yapan McMaster, 20 Ocak 2017’den beri ABD Ulusal Güvenlik Danışmanlığını yapmaktadır.

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı H.R McMaster

Özellikle McMaster ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı olduktan sonra yeni bir güvenlik stratejisi ve dolayısıyla da yeni bir dış politika izlemeye başlayan ABD’nin bu tavrı çok geçmeden anlaşılmaya başlandı. Güvenlik merkezinde dost ve düşman, hasım ve müttefik ülkelerin tanımlarını, ekonomik parametreler üzerinden tekrar yapmaya başlayan ABD, Ortadoğu-Avrupa-Pasifik eksenindeki pozisyonunu ise yine bu temel üzerine oturtmaya başlamıştır. Bu pozisyon hakkında bizlere en net delil ise Kasım 2017 deki bir konuşmasında “Ekonomik güvenlik, ulusal güvenliktir!” diyen ABD başkanı Trump’ın sözleri olmuştur.

Geçmişten günümüze güvenlik politikaları ve ekonomi arasında doğrudan bir bağ olmuştur. Ülkeler ekonomik büyüme veya ekonomik durgunlukla birlikte ulusal güvenlik politikalarını da revize etmişlerdir. Ekonomik olarak gelişen ülkelerin askeri harcamaları da artmış ve bu askeri harcamaların etkin kullanımı ile birlikte ortaya çıkan askeri güç ile birlikte yine başta ekonomik ve politik çıkarların korunması amaçlanmıştır.

Birbirinden bağımsız olarak anılamayacak olan bu iki kelime tarih boyunca örtülü bir şekilde birbirlerini desteklemişlerdir. Ülkelerin askeri güçleri sahada ekonomik ve politik çıkarlarını korumak üzerine kurulmuş, sahadaki durum sonucunda güvenlik stratejileri revize edilmiş ve bu stratejiler sonucunda da yine askeri güçler revize edilmiştir. Bu şekilde devam eden bir zincirleme etkileşim tarih boyunca süregelmiştir.

Trump yönetimi ve McMaster liderliğinde şekillenen ABD ulusal güvenlik stratejisi ise bu zincirleme etkileşimi biraz daha farklılaştırmaktadır. Bu farklılaşmayı anlamak için ise McMaster’ın Ulusal Güvenlik anlayışı hakkında biraz daha bilgiye sahip olmamız gerekmektedir. McMaster’ın “Görevin İhmali” kitabından alıntı yapılan aşağıdaki bölüm de yine bize bu konuda ciddi veriler sunmaktadır:

“Komünist saldırganlığa karşı ciddi bir caydırıcılık sağlamak için Hava Gücüne ve Nükleer Silahlanmaya ayrılacak bir savunma bütçesi ciddi bir caydırıcılık oluşturacaktır. Bu yeni durumda 115 filodan 137 filoya çıkarken yaklaşık 30 bin Havacı alınırken, Ordu genelinde 20 tümenden 14 tümene bir düşüş yani yaklaşık 500 bin asker azaltıldı. Ekonomide olduğu kadar ulusal savunma güvenliğini de sağlamak için bu yeni durumda nükleer güç tehdidini, yeni müttefikler, hazır rezervlerin kullanımı ve psikolojik-örtülü operasyonlar ile birlikte kullanmayı gerektirmektedir. 12 Ocak 1954 günü Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, diş ilişkiler konseyi nezdinde yaptığı konuşmada da dediği gibi maksimum caydırıcılık kapasitesi ancak makul bir maliyet ile maksimum caydırıcılık elde edilerek mümkün olur” demiştir.(1)

McMaster’ın da dediği gibi caydırıcılık hem ABD için hem de tüm diğer devletler için oldukça önemli bir varlıktır. 21. Yüzyıla geldiğimizde sıcak savaşların yerini vekâlet savaşlarına ve asimetrik harp nizamına bıraktığı bir dönemin içerisinde ülkeler, caydırıcılık kapasitelerini çeşitlendirerek artırmak ve bu sayede sahada başarı kazanmayı hedeflemektedirler.

Yukarıda yapılan alıntıda da McMaster’ın da söylediği gibi özellikle soğuk savaş döneminde ülkeler için en önemli kazanım caydırıcı güçlerini yeni müttefikler veya psikolojik operasyonlar ile çeşitlendirip, etkilerini artırmak üzerine kurmaktaydılar. Günümüzde de geçerli olan bu durumun yanına ise “ekonomik güç” caydırıcı bir unsur olarak eklenmeye başlanmıştır.

Soğuk Savaş Döneminde ABD politikalarının belirlenmesinde önemli payı olan dönemin Dışişleri bakanı John Foster Dulles, Time dergisi tarafından “Yılın Adamı” seçilmişti.

Eski Dışişleri Bakanı Dulles’in de söylediği gibi caydırıcılık kapasitesi ancak ekonomik olarak makul bir maliyete sahip olursa yüksek verim sağlamaktadır. Yıllar boyunca bu kapasitenin artırılması konusunda başta nükleer silahlanma yarışı daha sonra uzay yarışı gibi birçok ciddi mali külfet getiren konular kullanılırken, günümüz ABD yönetimi bu durumun bilincinde bir şekilde yeni ulusal güvenlik stratejisini ve dolayısıyla dış politikasını dizayn etmektedir. Özellikle 2008’deki Küresel Mali kriz ve sonrasında oluşan şartlar ile özellikle Avrupa ekonomilerinin hala kırılganlıklarını koruyor olması ise bu stratejinin hiç de yanlış olmadığının bir göstergesidir. Bu stratejinin bir yansıması olan Ulusal Güvenlik Stratejisinde de bu konuya özel bir önem atfedilmiştir.

Kasım 2017’de yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi, geçmişteki Ulusal Güvenlik Stratejisi belgelerinden oldukça farklı bir yapıya sahiptir. Bu farklılıklar bile yeni ABD yönetiminin, Ulusal Güvenlik Stratejisini nasıl şekillendirdiğini göstermeye yetmektedir.

Geçmişte birçok örnekte gördüğümüz gibi Amerika Birleşik Devletleri, küresel sistemi ve ekonomik gücünü Ulusal Güvenliğini sağlamak için birçok kez kullanmaya çalışmıştır. Japonya, Güney Kore, İran, Kuzey Kore ve Körfez ülkelerinin yer aldığı birçok ülke geçmişte Amerika Birleşik Devletlerinden ciddi ekonomik yardımlar almış ve kendilerini küresel sistemin bir parçası haline getirmişlerdir. Amerika Birleşik Devletlerinin bu desteklerine rağmen ise yukarıda bahsettiğimiz birçok ülke şu anda Amerika Birleşik Devletleri için çok ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.

Bu durum Trump yönetimi tarafından yayınlanan ulusal güvenlik stratejisi belgesinde açıkça yer almıştır. “Amerikan Refahını Yükseltmek” başlıklı bölümde yer alan bir paragraf bu duruma dikkat çekmektedir:

“Günümüzde Amerikan refahı ve güvenliği, daha geniş bir stratejik bağlamda çevrelenen ekonomik bir rekabet tarafından sorgulanmaktadır. Birleşik Devletler bizimle aynı değerleri paylaşmayan ülkelerin liberal ekonomik ticaret sisteminin genişletilmesine yardımcı olmuş ve bu devletlerin ekonomik ve siyasi uygulamalarını serbest bırakmalarını ve bu sayede Birleşik Devletler ile karşılıklı fayda sağlayacaklarını umut etmiştir. Deneyimler, bu ülkelerin ekonomilerini veya politikalarını önemli ölçüde değiştirmeden ana ekonomi kurumlarımızı çarpıttıklarını ve zayıflattıklarını göstermektedir. Bu ülkeler serbest ticaret retoriklerini savunuyor ve yararlarını suiistimal ediyorlar ancak sadece kurallara ve anlaşmalara yine seçici bir şekilde bağlı kalıyorlar.(2)”

18 Kasım 2017 de yayınlanan Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi

Ulusal Güvenlik Stratejisinde geçen bu konuda Amerika Birleşik Devletleri hiç de haksız sayılmaz. En başta Kuzey Kore ve İran örneklerinde olduğu gibi geçmişte güvenlik politikaları için kurban ettikleri ekonomik çıkarları yine bu devletler tarafından suiistimal edilerek ABD için çok ciddi bir tehdit haline gelmiştir.

Yine Küreselleşmeyi geçmişte güvenlik politikalarını dizayn etmede, yeni müttefikler edinmede ve sağladığı bu müttefikler ile caydırıcı bir güç oluşturma yolunu seçen ABD, Çin’in küresel sistemi kontrol etmeye başlaması ile birlikte küreselci yaklaşımdan, “ulusalcı” yaklaşıma kaymakta da hiçte haksız değildir. 

Saydığımız tüm bu durumlar da ekonomik çıkar eksenindeki bir güvenlik politikasını Amerika Birleşik Devletleri için kaçınılmaz kılmaktadır. Geçmişteki hatalarının aksine ekonomisini güvenlik politikalarına kurban eden değil, güvenlik politikalarını ekonomik çıkarları doğrultusunda dizayn eden bir Amerika Birleşik Devletlerinin mevcudiyeti Trump yönetimi ve McMaster liderliğinde söz konusudur.

Bu yeni yaklaşım ile birlikte ulus devleti modelini ön plana çıkarmaya çalışan Amerika Birleşik Devletleri, güçlü, bağımsız ve izole bir ekonomi anlayışı ile küresel sisteme ve küresel sistemin meyvelerini en çok yiyen Çin Halk Cumhuriyetine karşı bir duruş sergilemeye çalışmaktadır. Bu yeni yaklaşımın başarısı ise yine ABD’nin ekonomik başarısı ile eşgüdümlü bir şekilde hareket etmesi beklenebilir.

Özellikle 2008 krizi ile birlikte başta küresel sisteme ve bu sistemin omurgası olan Amerika Birleşik Devletleri ekonomisine olan güvenin sarsılması ile birlikte Amerika Birleşik Devletlerinin küresel sistemdeki yeri de Çin’e geçmeye başlamıştı. Ekonomik çıkarları üzerinden hareket edecek bir ABD için ise ekonomideki bir başarı hikâyesi bir anda muazzam bir dış politika başarısına dönüşebilir.

ABD’nin yeni dış politika anlayışını anlamak için ise 2017 yılında yaşanan birçok olaya bakmamız yeterlidir. Katar ablukası, Kuzey Kore tehdidi üzerine Asya-Pasifik de artan ABD etkinliği, Körfezde –özellikle Suudi Arabistan’da- yaşanan gelişmeler bu perspektif den bakıldığı zaman çok daha anlamlı bir hale gelmeye başlamaktadır.

Trump hükumeti önderliğindeki Amerika Birleşik Devletlerinin bu yeni hamlesi ise “Amerikan Rüyasına” dayanmaktadır. Ulusal güvenlik stratejisinde genişçe bir bölümde ulusal güvenliğin dayanağı olarak bahsedilen ekonominin geliştirilmesi için yapılması gerekenlere yer verilmiştir. Yapılması gerekenler ve oynanması gereken rol de yine şu şekilde özetlenebilir:

 

•             Yerel Ekonomiyi canlandırmak

•             Teknoloji, Araştırma ve İnovasyon alanlarında liderlik

•             Serbest, Adil ve Karşılıklı Ekonomik İlişkiler

•             Amerika’nın ulusal İnovasyon merkezinin korunması ve desteklenmesi

•             Enerji üstünlüğünün benimsenmesi

Bu bağlamda bakıldığı zaman Amerika Birleşik Devletleri ve ülkemizdeki birçok “uzman” kişi için anlamsız gelen dış politikası çok daha anlamlı bir hal almaktadır. Ulusal güvenliğini ve dış politikasını, ekonomik çıkarları doğrultusunda hareket ettiren bir Birleşik Devletlerin varlığı ise başta Türkiye olmak üzere birçok kilit ülke için ciddi ekonomik fırsatlar barındırmaktadır.

Kaynakça:

1.           Dereliction of Duty: Johnson, McNamara, the Joint Chiefs of Staff, and the Lies That Led to Vietnam

2.           Amerikan Ulusal Güvenlik Stratejisi (https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2017/12/NSS-Final-12-18-2017-0905.pdf )

 

Kokpit Aero

Yorum Yap