Aybars Meriç

Almanya’nın savaş uçağı rotası

  • Son Güncelleme: 9/02/19 08:38:52
  • 1

Bazı sözler vardır çok hoşuma gider. Mesela: “Değişmeyen tek şey, değişimdir.” cümlesi. Değişimin sürekliliği, doğallığı ve mecburiyeti hakkında derin anlamlar içerir. Bu cümleyi alıp zihninizin bir köşesine atabilirsiniz. Ya da günlük hayata bakarken aklınızda bulundurup değişimi gözlemlemekte de kullanabilirsiniz. Bu tamamen size kalmış bir inisiyatiftir. Fakat ben değişimi farklı bir pencere açmak adına kullanmayı tercih edeceğim.

Almanya teknik yetenekleri ile öne çıkan bir memleket. Kaliteli ürünleri bu teknik yeteneklerinden ve bilgi birikimlerinden gelmekte. Bu nedenle ticari alanda birçok avantaja sahip. Alman malı da dünyada kalitesiyle, konforuyla ve ardında yatan ince düşünce gücü/felsefesiyle tercih edilir bir konumda. Hal böyle olunca üretim yapan makinelerde oldukça uzun süre Almanya başı çekti. Misalen: Bir şey üretmeye mi ihtiyacınız var, Alman takım ve tezgâhları size en kaliteli alternatifi sunacaktır. Bu nedendir ki makine ihracatında Almanya daima dünya lideri idi. Elbette Çin’in önlenemez yükselişi tarafından önü kesilene dek.

Giderek globalleşen dünyada, insanlar üretmek ihtiyacı için Çin’in de oldukça anlamlı ve hesaplı bir alternatif olduğunu fark etti. Garanti süresi aynı ise, ardındaki destek denk ise, satın alım ve işletme maliyeti daha düşük ise, neden Çin’e yönelmesinler? Bu durum Alman ekonomisini sarstı ve etkiledi. Etki doğal olarak peşinden gelen bir tepkiyi doğurur. İşte Almanya’nın verdiği tepkiyi günümüzde “Endüstri 4.0” olarak görüyoruz. Bu süreç sayesindedir ki Almanya tekrar imalat makine, takım ve tezgâhları sektöründe eski güç ve etkinliğine kavuşabildi. Fakat bu değişim ve dönüşüm sürecini uzun zamandır özlemle beklemekte olan Alman Savunmasında göremiyoruz.

Alman savunma ve havacılığı alanındaki sıkıntılar ve eksikliklerden bahsetmeden önce, bunun sebeplerini farklı disiplinlerin de dahliyle incelemek gerekir kanaatindeyim. Bu sayede konuyu daha iyi kavrama şansına sahip olabiliriz.

DÜNYA SAVAŞLARININ ETKİSİ

Almanya iki dünya savaşında da saldırgan ve kurulu düzeni bozmak isteyen bir tavırla yer aldı. Ardından işgale uğradı, bölündü, ağır bir barış anlaşması yaptı. Fakat bu durumun olumlu etkileri de oldu. Savunması artık diğer ulusların garantörlüğü altındaydı ve ona devasa kaynaklar ayırması gerekmiyordu. Bu kaynakları ekonomi, eğitim ve diğer alanlarda gelişimi için kullanabildi.

Özellikle gelen yeni nesiller açık zihinle, önyargısız düşünme ve anti- militarist bir yapıya sahip olma durumuna sahiptiler. Çünkü yakın geçmiş savaşlardan kaynaklanan derin yara ve acılarla örülmüştü. Artık bu örgünün dışına çıkmak gerekiyordu ve globalleşen dünya da bunun için yeterli fırsatları sunmakta idi.

GÜÇ KULLANMADAN HAKİM OLMAK

Alman yönetimi artık istek ve arzularını savaş dışı yöntemlerle elde edebilecek bir imkâna sahipti. Gelişmiş ekonomi ve sosyal düzenleri, siyasi güçleri, piyasa hacimleri bir değer taşıyordu. Bu değer sayesinde artık kaba güç kullanmadan da hâkim olabiliyorlar ve konumlarını koruyabiliyorlardı. Bu nedenle diğer uluslarda alerji yaratacak (geçmişleri nedeniyle) askeri gelişim hamlelerinden uzak durmak, politik bir fayda da sağlamaktaydı.

Soğuk savaş sonrası iki Almanya’nın tekrar birleşmesi ve takip eden süreçlerin etkisi, anti-militarist duruşu daha da kuvvetlendirdi. Ayrıca artık bir “Sovyet İstilasından” endişelenmeleri de gerekmiyordu. Bu nedenle ordusunun büyük bir çoğunluğunu emekli ettiler ve ellerindeki silahları ya müttefik ülkelere dağıtmayı yada satmayı tercih ettiler.

AVRUPA BİRLİĞİ VE ALMANYA

Avrupa Birliği süreci ile birlikte Almanya, uluslar arası alanda ilave bir güç ve ağırlık kazanabileceğini fark etti. Birikimleri ve yetenekleri bu birlik içinde onları lider pozisyona sürüklemekteydi. Bunun doğal bir sonucu olarak savunma programlarını da çok büyük ölçüde uluslar arası işbirlikleriyle ve ortak projelerle karşılama yoluna gittiler. (Tornado, Eurofighter, A-400, vs.vs.) Bu özellikle havacılık alanında uzun zamandır izlenen bir modele dönüştü.

Söz konusu uluslar arası programlar olunca, isterler ve tasarım aşamasından, ürün ve üretime kadar her alanda bir fedakârlık ve iş bölümü yapmak gerekmekteydi. Bu durum maliyetleri arttırıyor ve lojistik süreci karmaşıklaştırıyordu. Bu her ülkenin ordusunda farklı bir duruş gerektiriyordu. Örneğin Eurofighter İngiliz ordusu için sürekli ve işletilmesi/işler tutulması şart bir uçaktı. Fakat aynı uçak ve aynı sorunlar Luftwaffe bünyesinde bir boş vermişlik/sallamışlık havası yaratabiliyordu.

ALMANYA MİLLİ UÇAĞA UZAK DURDU

Ruslar, Almanya’dan aldıkları takım/tezgahlar, teknolojiler ile uçaklarını yenilerken, Almanya hiçbir milli uçak yapmıyordu. Ayrıca ister havacılık ister hava savunma alanında olsun, milli bir duruş ve felsefe çizmekten de kaçınmaktaydı. Yani hava ve hava savunma kuvvetlerini dair, zihinlerde başlayıp fiiliyata uzanan derin bir durum söz konusuydu. Bu da zihinlerden başlayıp fiiliyata uzanan bir çözümsel süreci gerekli kılmaktaydı.

F-35 İSTİFASI

Konunun sebeplerine girmeden önce F-35 alımı hususunda ısrarı nedeniyle istifa eden, Alman Hava Kuvvetleri Komutanı hususuna kısaca değinmek isterim. Komutanın bakış açısıyla söylemek gerekirse, havacılık alanında devasa bir teknolojik devrimsel süreç vardı. Konu sadece Stealth değil açıkçası. Sensör füzyonu ve ağ merkezli harp kabiliyetiyle, bilişimsel açıdan gerçekten oyunu yeniden karacak bir değişim süreci söz konusuydu. Bir komutan olarak elbette hava kuvvetlerinin bu sürecin bir parçası olmasına karşı oldukça hevesli ve kararlı yaklaşmaktaydı.

Fakat komutanın anlamakta zorlandığı husus şuydu: Aynı bilişimsel süreçler çok büyük istihbarat ve güvenlik zaaflarını da beraberinde getirmekteydi. Alınan her uçak, aktardığı verilerle  adeta ‘birer Amerikan elektronik casusu’ olmaktaydı. (Norveç örneği.) Daha önce görülmemiş düzeyde bir katı bağımlılık hatta bağlılık gerektiriyordu.

Almanya milli birliğini sağladıktan sonraki tüm tarihi boyunca, tedavisi tam olarak elinde olmayan hastalıklara yakalanmama hususunda titiz bir tutum içerisindeydi. Kısacası politik açıdan F-35 alımı hiçbir zaman hoş karşılanmayacaktı. Ayrıca Alman Hava Kuvvetleri F-104 Starfighter sonrasında bir daha asla tek motorlu uçak envanterine eklememe geleneğinin de sıkı bir takipçisi olmuştu.

Bu nedenle Fransa ile ortak bir gelecek nesil uçak programı yürütme kararı alırken, önlerinde beliren GAP filler ihtiyacı, artan tehditler ve ABD baskısı nedeniyle kaçınılmaz bir ilave tayyare alımı gerektirmekteydi.

ALTERNATİFLER NELER

Bu nedenle akışımda direkt F-35 ve F-16 alternatifini elemiştim. Geriye F-15 ve F-18 kalmaktaydı.

ABD Deniz Kuvvetleri de F-18 hattını mümkün olduğunca uzun süre açık tutmak istiyordu. Çünkü onların da (ABD Hava ve Deniz Piyade Kuvvetlerinin aksine) F-35C modeli üzerinde derin kaygıları mevcuttu. (Dikkat ederseniz en yavaş işleyen model C’dir.) Bu durum da Almanya gibi bir potansiyel alıcının ilave iştah kabartması anlamına gelecekti.

Almanya alacağı uçağı sadece hava savunması rolüne tahsis etme lüksüne sahip değildi. Geçmiş soğuk savaş döneminde, deniz kuvvetleri emrinde çalışan çok sayıda Kormoran Anti-Gemi füzeli Tornado envantere dahil etmişlerdi. Seçilecek uçak bir şekilde bu rolü de kapatabilmeliydi. Bu açıdan F-18, F-15’in birkaç adım önünden geliyordu.

ELEKTRONİK ALT YAPI

Ayrıca Almanya yine Tornado uçaklarını Elektronik Harp yönünde kullanmayı isteyen ve bu amaçla gerekli altyapıyı oluşturan öncü ülkeydi. (Hatta bir ara elektronik taarruz ihtiyacına yönelik Türk Hava Kuvvetleri de Tornado tayyaresini etüt etmişti.) G modeliyle F-18 bu açığı kapayabilecek tek olgun alternatifi oluşturmaktaydı.

Üretim sürecinin bir parçası olsalar dahi, EF Typhoon tayyaresi çok rollü bir uçak olmak yolunda hala eksikliklere sahipti. Zaten kinematik açıdan hava üstünlüğü için dizayn edilme genlerini taşıyordu.

Lojistik karmaşası İngiliz ciddiyetiyle ele alınabilir olsa da bir kere soğumuştu kuvvet. (Luftwaffe özlü sözü: Hangi tip olursa olsun uçakların 1/3’ü daima bakımda yatar. EuroFighter mı? O hep yatar, hep yatar…)

Personelin motivasyonu da oldukça önemlidir. Özellikle köklü değişikliklerde. Alman Hava Kuvvetlerinde zihniyetten başlayarak fiiliyata uzanacak bir değişimin tetikleyicisi olarak, yeni tip bir uçak, yeni versiyon bir uçaktan daha çok avantaj sağlama potansiyeline sahipti.

EF Typhoon uluslararası bir programın ürünü olduğu için, lojistik karmaşası ve yüksek fiyatıyla Alman geleneksel havacılık yapısına uymuyordu aslında. 2. Dünya harbinden elde edilen deneyimlerle de pek bağdaşmıyordu. (Uçağa formunu veren İngiliz aklıydı. Ki burada da inceden inceye bir alerji yatar.) Bu nedenle ithal bile olsa ABD malı bir uçağın harbe hazırlık oranı daha doyurucu olabilirdi.

Tornado’lar emekliye sevk edilince Luftwaffe uzunca bir süre sadece tek tip uçağa kalmış olacaktı. Bu durum da ayrıcalıklı bir sakınca arz ediyordu.

ENDÜSTRİ VE HAVACILIK

Şimdi de derin ve önemli maddelere geçelim:

Alman düşünce yapısı aynı makalemizin başında verdiğimiz Endüstri 4.0 örneğinde olduğu gibi, oyunu köklü bir biçimde değiştirmek üzerine kurulmuştur.

Bu düşünüş felsefesinin köklerini 2. Dünya harbindeki Alman yüksek teknolojik silah takıntısında da görmekteyiz.

Nükleer silahlar alanında sağladığı gelişmeyle ABD, bu durumu zihinlerde bir fiiliyatla ispat eden ve güçlendiren bir tarih haline gelmiştir.

Bu nedenle Luftwaffe’nin özel yetenekli İnsansız Hava Araçları, yönlendirilmiş enerji ve parçacık silahları, sıra dışı füzeler vb.vb. hususlarda hem Hava hem de Hava Savunmasına dair sıra dışı vizyonları olduğunu düşünmemek saflık olacaktır.

Teknolojik gelişim bu sıra dışı vizyonları mümkün, yapılabilir hatta mantıklı hale getirmektedir.

Bu nedenle savunmanın en önemli katmanı olan “Zaman”  hususunda ilave uçak alımı durumu oldukça özel bir konuma kavuşmuştur.

Bu uçağın nükleer silah taşıma yetenek ve kapasitesi de, NATO ister ve beklentilerinin ötesinde milli bir ihtiyaç haline gelmiştir aslında.

Almanya hem ABD hem de Rusya ile dengeli bir ilişki yürütmek zorundadır. Bu nedenle 4+ nesil bir uçak, 5. nesil ve stealth saldırı yeteneği olan bir uçaktan daha az tepki çeker.

Silah alımlarındaki tek motivasyon ihtiyaç değildir. (Örneğin Suudi Arabistan başta körfez ülkeleri.)

Almanya kendi devrimsel gelecek hava savunması üzerinde sessizce etütlerine devam ederken, Avrupa Birliği içindeki artan rolünü de Askeri güçle destekleme, bunu ABD ile barışık bir biçimde yapma ihtiyacı içindedir. Çünkü ister sanal ister gerçek sebeplerle olsun, eski doğu bloğu ülkelerinden başlayıp birçok sınır bölgesine sirayet eden yüksek bir tehdit algısı artışı söz konusudur.

AB vatandaşlarından oluşan lejyonlar fikri de bu kapsamda dikkate değer ve hatırlanması gereken bir faktördür.

Ekonomi, teknoloji, savunma ve diğer birçok alanda Almanya’nın en büyük kıtasal rakibi, İngiltere’dir. Brexit süreciyle bu durum belirli bir şekle bürünmüş gibi görünebilir. Fakat sürecin seyri ve akıbeti hala netleşmemiştir.

İngiltere ve Çin arasında artan yakınlaşma, Türkiye’den de geçen bir nesil bir yol projesi, Almanya’nın Çin karşısında aktif bir duruşa geçmekte olan ABD ile yakınlaşmasına sebep olurken, Rusya gibi güçlü ekonomik müttefikler arayışını da arttırmaktadır. Kısacası Almanya istemese bile bakışlarını dışa çevirmeye zorlanmaktadır.

Bu noktada bakışlarını gerçekten dışa çevirmek ile dışa çeviriyor gibi yapmak arasındaki farkı bilecek kadar akıllı bir ülkedir Almanya. İşte bu yüzdendir ki yıllardır devam eden, Hava, Deniz, Kara dahil tüm kuvvetlerini içeren, harbe hazırlık durumu yorumlarına tepkisi anlam kazanmaktadır. (Yine Zaman boyutunu hatırlatayım.)

Küresel sermaye ve ticaret bazlı güç mücadelesinde yeni odaklanmalar görmekteyiz. İngiltere-Çin işbirliği odağı, ABD-Japonya-Güney Kore işbirliği odağı, Avrupa Birliği odağı, eski konumuna kavuşmak isteyen ve bunun için ABD ile danışıklı dövüş yapmaktan çekinmeyen Rusya odağı, özel konumuyla İsrail başta, Türkiye, Hindistan vb. ülkeler. AB bu odaklar arasında iç bütünlüğünü ve politik netliğini sağlamaktan en uzak bir pozisyondadır. Bu durum ancak etkili ve aktif liderlik anlayışı altında, barış tabanlı statükonun, etkin caydırıcılıkla güçlendirilmesiyle kazanılacak zaman içerisinde çözülebilir.

Gelecek çok büyük ve radikal değişimlere gebe görünmektedir. Almanya’nın bu değişimlere uyum sağlayacak ve hatta yönlendirecek bir altyapısı ve birikimi mevcuttur. Fakat yumuşak karnı hassas sosyal düzeni, yaşlanan nüfusu ve modern alışkanlıklara bağımlı şehir yaşamıdır. Bu nedenlerle artık diplomasi masasına az da olsa askerin gölgesini düşürmesi tekrar gerekmektedir.

İşte tüm bu nedenlerle Almanya’yı sıkı takip altında tutmakta büyük fayda mevcuttur. Bu takibi de zaman, değişim ve gelişim boyutlarına özel dikkat sarf ederek yapmak gerekmektedir.  Askeri havacılığa dönecek olursak, konumuz Luftwaffe’nin savaş uçağı ihtiyacına ve yapacağı seçime yoğunlaşmakta. Açık konuşacağım evet EF yerli katkıyla üretilen bir tayyaredir. Bu sebeple birçok itiraz sesinin çıkacağına da kuşku yoktur. Fakat F-18 E/F/G çözümü açık ara EF Typhoon tayyaresinin önünde görünmektedir. Askeri, ticari, politik mantık da bu çözümü işaret etmektedir. Elbette kendimizi Almanya yerine koyarak düşünebilirsek.

Fakat her zaman mantık kazanacak diye bir şey söz konusu olamaz. Süreci gözlemleyip sonucu birlikte göreceğiz. İçimden bir ses daha Almanya üzerine çok yazılar yazacağımı söylemekte. Bununla birlikte şimdilik kaydıyla argümanlarımı karşınıza koydum ve tarihe not düşmüş oldum efendim. Mevcutta devam etmekte olan “Hava Kuvvetleri Üzerine Derin Düşünceler” serisinin arasına kaynatmak istedim bu makaleyi. 6 bölümlük serimiz Kokpit.aero yayın politikasına uygun olarak sizlerle buluşmaya devam edecek.

Kaynak: www.kokpit.aero

Facebook

Kokpit Aero

Yorum Yap