Angel yazıyor...

Güzel atlar ülkesi Kapadokya

  • Son Güncelleme: 28/01/13 13:44:57
  • 0

 

Adana ve Urfa’yla başladığım Anadolu turnesinin bende bıraktığı keyfi devam ettirme isteğim bu kez beni Kapadokya’ya çekiyordu. Eşsiz bir doğa harikası ve dünyanın en ilgi çeken noktalarından olan bu yöre, kışlık iznim için zihnimde müthiş bir alternatif oluşturmaktaydı.

Hayatının büyük bölümünü uçakta geçiren, dünyayı ulaşılması kolay ve küçücük hisseden ben, bu mistik yolculuğa otobüsle uzun saatler yol alarak ve adeta zamanı yavaşlatarak çıkmak istiyordum. Bu fikirden hareketle, tur programı satın alarak, yeni bir yer daha görecek olmanın yaşattığı mutluluk ve heyecanla birlikte Kapadokya için hazırlıklara başladım. Gecelerin çok soğuk geçeceğini tahmin ettiğim için bavulumun baş kahramanları kalın giyeceklerim ve müthiş kareler çekeceğimi umduğum fotoğraf makinem oluyordu.

Bir cuma akşamı otobüsümüz tüm tur yolcularını toplayarak İstanbul’dan ayrılırken, bense elimde Kapadokya gezi rehberi ve tatil boyunca bu bölgenin bizlere sunacağı harika manzaralar ile şaşırtıcı sürprizleri düşünüyor ve zamanın şimdiden yavaşladığına şahit oluyordum.

İNSAN HEMEN BÜYÜSÜNE KAPILIYOR

Güneşin doğmasıyla birlikte Nevşehir’e girip Kapadokya’ya yaklaştığımızda buranın büyüsüne kapıldığımı derinden hissetmeye başlamıştım. Gerçekten Kapadokya yanardağların yeryüzüne armağanıydı. Oluşum öyküsü milyonlarca yıl önce aktif birer yanardağ olan Erciyes ve Hasan Dağı'nın püskürttüğü lavların kilometrelerce öteye yayılıp soğumasıyla başlıyor ve bu tüfler rüzgâr, yağmur ve sellerin etkisiyle aşınıyor, taştan şapkalarını başında taşıyan peribacalarını yaratıyordu. Kolay kazınan tüf yüzeylerini oyan insanoğlu, kendisine evler, kiliseler ve yeraltı kentleri yaparken coğrafyayı tarihle buluşturuyordu.

Sekiz saatlik uzunca bir gece yolculuğunun ardından Ürgüp’teki otantik kaya otelimize ulaşıyoruz. Yöresel tatların da ikram edildiği leziz kahvaltının ardından ilk durağımız, Kapadokya'nın zirvesi, bölgeye çok hâkim bir noktada bulunduğu için stratejik açıdan önemi büyük ve en güzel manzaraya sahip noktası Uçhisar Kalesi oluyor.

Bin yıldan fazla süre boyunca hatta 1950'li yıllara kadar insanlar kale içine oyulmuş odalarda yaşamış. Peribacaları'nın oluşmasında büyük öneme sahip Hasan ve Erciyes dağlarının heybetli manzarasının izlenebildiği bir yer olması nedeniyle çok ziyaretçisi olan kalenin bulunduğu Uçhisar kasabası da kalenin eteklerinde kurulmuş.

Sonraki durağımız ise Kapadokya’nın bir diğer önemli noktası Avanos oluyor.

AVANOS’UN ÜNÜ

Buranın özelliği Kızılırmağın verimli toprağını kullanarak elde edilen çömlek imalatının bu bölgeye yayılmış olması. Otobüsümüz Çavuşin Seramik adlı çömlek atölyesinin önüne yanaşınca bugünün sürprizinin çömlek yapımına katılmak olduğunu anlıyoruz.

Ustanın çömlek yapmak isteyen var mı sorusuna verdiğim “ben” cevabıyla kendimi aniden hızlıca dönen çömlek merdanesinin önünde buluyorum ve ne kadar uğraşsam da göründüğü gibi kolay olmayan bu işi yapamayarak kahkahalarla ustasına devrediyorum.

Kızılırmak kenarındaki Avanos’ta ayrıca halıcılık da yaygın olarak yapılıyor. Halı atölyelerinde de uçan halılar, ipek halılar vb. bölgenin ürünü olan halıların tanıtıldığı süper halı şovlar yapıyorlar.

SIRADA IHLARA VADİSİ VAR

Dar yollarda müthiş bir manzaraya eşlik ederek yavaşça ilerleyen otobüsümüz Ihlara Vadisi’ne doğru yol alırken, bir yandan rehberimizin anlattığı tarihi bilgileri ilgiyle dinliyor öte yandan otobüsle geçerken taşların oluşturduğu şekilleri bir şeylere benzetmeye çalışıyorum ve sonra öğreniyorum ki benzetildiği adlarla anılan Dervent Vadisi’ndeki sevimli deve, Ürgüp’teki “Ana-baba-çocuk” veya “Üç güzeller” en meşhur peri bacaları olmuşlar zaten.

Melendiz Çayı’nın ikiye böldüğü Ihlara Vadisi’ne geldiğimizde, çay kenarında yürümek, buz gibi suya elimizi sokmak, ilkbaharın taze heyecanını vadinin içinde hissetmek için yüzlerce basamağı inmek zorunda olduğumuzu görsek bile buna değeceğini düşünüyor ve mis gibi havayı içimize çekerek merdivenleri inmeye başlıyoruz.

Ağaçların altında yürüyerek ilk Hıristiyanlık dönemine ait kaya kiliselerine bakıyoruz. Ağaçaltı, Sümbüllü, Yılanlı, Kokar Kiliseleri bunlardan bazıları… Fresklerin çoğu tahrip olmuş, mağaraların içi kötü kokuyor ama vadi yine de çok güzel.

TREKİNG İÇİN İDEAL

Ihlara Vadisi Kapadokya bölgesinin en popüler yürüyüş yerlerinden birisi. Müthiş doğası, vadi içine oyulmuş kiliseleri, Melendiz Çayı'nın büyüleyici görüntüsü ile Ihlara inanılmaz güzellikte bir atmosfere sahip. Çıplak ağaçların hüzünlü görüntüsü, gürül gürül akan Melendiz Çayı'nın güzelliği ve güneşin göz alıcı renkleri öyle muhteşem bir birleşim oluşturmuştu ki kendimizi bir anda çok farklı bir dünyanın içinde buluverdik.

Yüzlerce basamağı çıkmanın verdiği yorgunlukla acıktığımızı hissediyoruz ve rehberimiz gecenin sürprizini açıklıyor. Kapadokya’ya yakışacak cinsten devasa büyüklükteki kayanın içi oyularak inşa edilmiş leziz Türk yemeklerinin sunulduğu “Uranos Sarıkaya” adlı restauranta girerken zarif şekilde oyulmuş kayanın kubbesindeki ışıklandırmalardan gözümü alamıyorum.

Tam ortada çalınan kanunun sesi ve mis yemek kokuları tarifsiz bir heyecan yaşatıyor bizlere. Sanırım önümüzde kırılan testinin içinden servis edilen testi kebabının tadını uzun yıllar unutamayacağım. Kişi başı 25 lira ödediğimiz leziz akşam yemeğimizin ardından taş otelimize dönüyor ve yoğun geçecek ertesi gün için dinlenmeye çekiliyoruz.

GÖREME’DE AÇIK HAVA MÜZESİNİ GEZİN

Ertesi gün kahvaltıdan sonra ilk olarak, yaşamın peri bacaları ile iç içe sürdüğü Kapadokya'nın şirin beldesi Göreme'nin tarihi anlamda en önemli yeri Açıkhava Müzesi'ne ulaşıyoruz.

Müze kaya içine oyulmuş manastırlar, kiliseler, şapeller, yemekhaneler, mutfaklar ve yaşam alanlarından oluşuyor. Bu bölge Hıristiyanlık tarihinde önemli bir kişi olan Kayseri Piskoposu Aziz Basil tarafından 4. yüzyılda bir dini eğitim ve düşünce merkezi olarak kurdurulmuş.

Müzedeki ilk durağımız hemen girişte bulunan Aziz Basil Şapeli. Bizde nasıl caminin küçüğüne Mescit deniyorsa kilisenin küçüğüne de şapel deniyor. Şapeller çoğunlukla belli bir kişi için inşa ediliyor ve kiliselerden farklı olarak mezar bölümleri de oluyormuş.

Bu kadar geniş alana yayılmış ve açık havada olan bir müzeyi ilk kez gezmenin heyecanıyla fotoğraf makinem elimde deklanşöre pek çok kez basarak harika karelere imza atıyorum.

Açık hava müzesinden sonra Derinkuyu ve Kaymaklı’ya varıyoruz. Burada kat kat indikçe şaşırtan, “buralarda nasıl yaşamışlar” sorusunu sorduran, yer yer daracık yollarından geçerken eğilip bükülerek yürüdüğümüz yeraltı şehirleri bulunuyor. Bu uzun, bazı noktaları ürkütücü yer altı şehri gezimizle birlikte Kapadokya gezimizin sonuna geliyoruz.

MANZARALARIN BÜYÜSÜ

Uzun dönüş yolculuğunda, Kapadokya’nın  bir seferlik gezmeyle bitirilemeyecek ve tadına doyulamayacak güzellikler sunmaya devam edeceğini,  şair Seferis’in dediği gibi “anlaşılmaz oyuncaklarla dolu bir yayla” olan Kapadokya’nın gözlerimin önünden hiç ayrılmayacağını ve beni tekrar bu eşsiz diyarlara çağıracağını hissediyorum.

İki yanardağ arasında kalmış bir düzlükte doğanın akıl almaz güzellikteki taşlarının görsel şöleni.. Kaçışlar, mağaraların içine girilen, yerin yedi kat altına saklanan yaşamlar.. “Katpadukya” yani “Güzel Atlar Ülkesi” yani Ürgüp, Avanos ve Nevşehir arasında bir rüya Kapadokya…

Siz de Kapadokya'ya gittiğinizde kendinize kızacaksınız 'ben buraya niye daha önce gelmedim' diye. Sonra göreceğiniz gerçeküstü bir şiire benzeyen yeryüzü parçalarının etkisine gireceksiniz. Büyüleyici manzaraların sizde yarattığı etki, zamanın yavaşladığını ve yaşadığımız dünyanın dışına çıkmış olduğunuzu düşündürecek size. Bu etki, geri döndükten yıllar sonra bile içinizde kalacak. Büyü bozulmaya başlarsa, bir de bakacaksınız ki, yeniden Kapadokya'dasınız.

Unutmayın ki  “en uzak yolculuk bile bir adımla başlar”. 

Angel

Kaynak: www.kokpit.aero

Kokpit Aero

Yorum Yap