ATAK-2’de doğru top kullanılıyor mu?

  • 11/07/2019 09:10

Ufuk AYDINER

Gün geçmiyor ki Türk Savunma Sanayii ile ilgili yeni bir haber ajanslara düşmesin. Bu haberlerden ilk inceleyeceğimiz 11 Nisan’da Kokpit.aero sayfalarından yayınlanan “TR Mekatronik T129’a 20 mm’lik top geliştirecek”  başlığına sahip. “T129 ATAK helikopterinde kullanılan, hali hazırda yurt dışından tedarik edilen 20 mm döner namlulu taretli silah sisteminin milli ve yerli imkânlarla tasarlanarak geliştirilmesini sağlayacak proje hayata geçirilecek.” şeklinde verilen bilgiyi irdeleyebilmek için öncelikle söz konusu kombinasyonu oluşturan öğeleri tarihsel gelişimleri açısından incelemek gerekir. Bu öğeler temelde platform, silah ve doktrindir. Konu saldırı helikopteri olunca iç içe geçen bu üç temel öğeyi ancak tarihsel süreci anlatarak tanımlamak mümkündür.

İkinci Dünya Savaşının sonunda ancak deneysel denebilecek oranda kullanılan döner kanatlı platformlar emekleme dönemlerini Kore Savaşı’nda geçirmişlerdir. Vietnam Savaşı ise bu platformların yıldızının parladığı dönem olup günümüzde kullanılan temel taktiklerin ateş altında şekillendiği temel çalışma sahası olmuştur.

Kore Savaşı’nın en ikonik iki helikopterinden ilki yaşı yetenlerin hatırlayacağı M.A.S.H. dizisinin değişmez aktörü Bell H-13 Sioux’dur. Sahra hastanelerine taşınan 23 bin yaralının 18 bini bizzat bu model ile taşınmıştır. Diğeri ise THKv’lerinde de uzun süre kullanılan (Şafak Bekçileri filmindeki kritik rolünden de hatırladığımız) kapalı kabine sahip ilk gerçek kargo helikopterlerinden olan Sikorsky H-19 Chickasaw’dır. 

UH-1 İLE EVRİLEN HELİKOPTER

Bu iki modelin yaralı ve kargo taşımadaki döneme göre üstün başarısı savaş sonrasında Amerikan Askeriye’sinin bu iki özelliği birleştiren yenilikçi bir platform aramasına yol açmıştır. Alınan dersler ve gelişen teknolojinin bir araya gelmesiyle 1950’lerin ikinci yarısında döner kanatlı platformların en ünlüsü ortaya çıkmıştır. Bu platform günümüzde hala geliştirilmiş modellerinin gökyüzünü süslediği Bell UH-1’dir. 

UH-1’lerle teçhiz edildikten sonra tanımlamaları hava indirmeden uçar birliğe evrilen, Normandiya Çıkarması’yla tarihe damga vuran 101’inci ve 82’nci Hava İndirme Birlikleri bu modelin ilk kullanıcılarıdır. 

Haziran 1959’da ilk modelleri servise giren UH-1’lerin “ateşle vaftizi” 1962’de Vietnam ormanlarında vuku bulmuştur. UTT (Utility Tactical Transport Helicopter Company) bünyesinde bulunan 57’nci Sıhhiye Birliğine bağlı 20 adet A modelinden 15’i çeşitli silah entegrasyonlarının muharebe şartlarında test edildiği ilk grup olup görev tanımlamaları silahlı eskort, iniş bölgesini temizleme ve yaralı tahliyesidir.  

SİLAHLI PLATFORM HALİNE GETİRİLİYOR

Silah entegrasyonu sürecinde ilk denemeler eldeki imkanlar dahilinde “uydurulan” mesnetlere takılan 30 kalibre  makineli tüfekler ve Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan 2.75 inçlik roket lançerleridir. Cepheye gönderilen fabrika çıkışı ilk silah tadilatı ise gövde yanlarına takılan M6  (2 adet M60C, 7.62) sistemidir.  7’li 2.75’lik atıcıyla aynı mesnet üzerinde eşleştirilen M6  UH-1’lere ciddi bir atış gücü sağlasa da geliştirilmeye devam edilmiş, ikili M60C yerini dörtlü M60C’ye bırakıp M16 ismini almış, bir sonraki aşamada ise dörtlü sistem yerine birer M134 7.62 minigun konup tadil edilmiş ve sistem M21 kodlamasını almıştır. 

Ancak bu sistemlerin sabitlenmiş atış açısı, platformun doğal özelliği olan esnekliğini kullanmasının önüne geçmiştir. Bu kısıtlamaları ortadan kaldırmak isteyen bakım ekipleri fabrikanın sunduğu bu sistemlerle yetinmemiş, tabiri caiz ise arazi şartlarında envanterde bulunan ateş edebilen her cihazı bir şekilde UH-1’lere entegre etmeye çalışmışlardır.  Bu süreçte gövdeye sabit silahlarla hücum hattını temizlemenin yanısıra gövde içine emprovize edilmiş mesnetlere takılan silahlarla kanat hatları korumaya alınmış, tüm bunlara ek olarak burun kısmına da bomba atarlar yerleştirilmiştir. Bu,  “Gunship” kavramının doğuşudur. 

Sıcak çatışma ortamında bu gelişmeler yaşanır ve asker taşıma amaçlı helikopterler ihtiyaçlar doğrultusunda ağır silahlandırılırken Amerika Birleşik Devletleri’nde helikopter üreten firmalar da boş durmamakta, bu yeni ihtiyaçlara cevap verebilmek için amacı yalnızca silah taşımak olan platformlar üzerine çalışmalar sürdürmekte, saldırı helikopteri kavramının içini doldurabilecek özelliklere haiz prototipler ardı ardına uçurulmakta ve test edilmektedir. 

UH-1’DEN AH-1’E

1966 yılında Boeing-Vertol, Kaman, Piasecki ve Sikorsky firmalarıyla rekabet eden Bell firması, UH-1’in temel yapı taşlarını kullanan 209 modeliyle ipi göğüsleyip Kobra efsanesinin doğmasını sağlamıştır. Altı sene süren geliştirme sürecinde konulması düşünülen silah ve sistemler denenmiş, eşzamanlı olarak da AH-1G (Cobra, Huey Cobra) kodlamasıyla Amerikan ordusu ilk saldırı helikopterlerini envanterine almıştır. İlk seri üretim Kobra’lar 1968’deki Tet saldırısında eskort ve ateş desteği amacıyla kullanılmıştır.  1967-1973 arasında toplamda 1.116 AH-1G üretilmiş olup 1.081’i Vietnam’da kullanılmış, 300 adedi ise çeşitli sebeplerden kaybedilmiştir. 

Kobra’lara entegre edilen silahların dönüşüm ve gelişimini sağlıklı gözlemleyebilmek için Gunship görevindeki UH-1’lerin silahlarını geriye dönüp incelemek gerekir. Misal AH-1’lerin burnuna konulan tarete entegre edilmesi düşünülen ilk silah 40mm bomba atar olup direkt UH-1C’lerdeki kullanım şekli temel alınmıştır (UH-1’lerde M5 kodlamasıyla operasyonel kullanıma sunulan sistem uzaktan kumandalı, servo motoruyla teçhiz edilmiş bir adet M75 40mm bomba atar içermektedir). 40mm bomba atarın menzil, etki ve  hız olarak saldırı helikopterine konulması gereken ana silah konseptinin ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak olması sonucunda üretilen çözüm ise mevcut taret altyapısının korunup entegre edilen silahın değiştirilmesidir. 

UH-1’lerde paylona takılan M134 7.62 kalibre döner namlulu makineli tüfek M28 ana grup kodlamasıyla tarete entegre edilmiştir. AH-1G’nin ana silahı olan M28 gerekli etkiyi kısmen sağlayabildiği için daha sonraki modellerde tarete gene UH-1’lerde kabin silahı olarak kullanılan 20mm’lik M197 döner namlulu makineli top takılmıştır; bu sistemin ana kodlaması M35 olup bu konfigürasyon bugün TSK envanterinden de aşina olduğumuz AH-1W’lerin ana silah sistemidir. 

A129’DAKİ KONSEPTİN AYNEN KULLANILMASI DOĞRU MU

İtalyan Agusta tarafından tasarlanan ve Avrupa kıtasına ait ilk saldırı helikopteri olan A129’da da muharebe ortamında kendini kanıtlamış olan M197 makineli topu ana silah olarak seçilmiş ve lisans altında üretilip Oto Malera tasarımı olan tarete entegre edilmiştir. TM197B olarak kalifiye edilen sistem ATAK projesi dahilinde de direkt kullanıma sokulmuştur. 

Mevcut haberde bahsedilen yerli ve millileştirilmesi planlanan silah da budur. Bu noktada sorulması gereken tek bir soru vardır; bu yol haritası doğru mudur? Bu sorunun cevabına ulaşmak için öncelikle standart bir tasarım sürecinin aşamalarına  bakmak gerekir. Bu aşamaların ilki ihtiyacın doğru belirlenmesidir. Bu hususa yönelik bir çalışma ATAK projesinin herhangi bir aşamasında yapılmış mıdır yoksa A129 Mangusta paketi içinde gelen silah sorgusuz sualsiz kabul edilmiş ve bu kabullenme neticesinde millileştirme aşamasında bile gerekli sorular sorulmamış mıdır? Bu hususta perspektifi genişletmek bağlamında ATAK projesinin hayata geçme sürecine de bir göz atmak gerekmektedir.

ATAK ARAYIŞINDA GEÇEN YILLAR

Milli ve yerli helikopter üretebilmek için 1995’de Savunma Sanayii Müsteşarlığı (SSM) sorumluluğunda başlayan ön çalışmalar 1997’de İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) başta olmak üzere üniversitelerin ilgili bölümleri de dahil edilerek genişletildi, hatta İTÜ Mimarlık Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nde konu proje olarak öğrencilere verildi. 

Verilen projede belirtilen isterler SSM’in UH-1 ve AH-1 evrimini başlangıç noktası olarak kabul ettiğini gösteriyordu keza öğrencilerden istenilen, görev paketi dahilinde değiştirilebilecek bir modüler yapıydı. Bu, milli helikopterde özgün tasarıma tarihte en çok yaklaşılan andı. İzleyen senelerde ister listesi defalarca değişti hatta sürece Kamov firması bile bugün Ka-52’ye evrilen projeyle dahil olmaya çalıştı. 

Belirsizliklerle geçen ve hatta yılan hikayesine dönen 12 yılın sonunda Savunma Sanayii İcra Komitesi (SSİK) 2007 Mart ayında İtalyan Agusta Westland firmasını ATAK programının ihalesinin kazananı olarak ilan etti. Böylelikle kalifiye edilmiş A129 Mangusta hafif saldırı helikopteri ATAK projesinin temelini teşkil etmiş oldu. Dolayısıyla başka bir coğrafyada başka ihtiyaçlar göz önüne alınarak geliştirilmiş bir platformun TSK’nın ihtiyaçlarına göre zorunlu olarak tadil edilmesine başlandı. 

Peki A129 projesinin temelini şekillendiren ihtiyaçlar nelerdi? Bu konuyu analiz edebilmek için öncelikle tasarımı şekillendiren ortam ve döneme bakmak gerekmektedir. 

TAARRUZ HELİKOPTERLERİNE NEDEN İHTİYAÇ DUYULDU?

1960’ları, Küba Krizi’yle zirve noktalarından en önemlisine yaklaşan soğuk savaşın, tarafların silahlı kuvvetlerini şekillendirdiği yıllar olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Sovyetler’e İkinci Dünya Savaşını kazandıran Derinlemesine Harekat (Glubokaya Operatsiya) doktrininin Varşova Paktına üye ülkeleri de bünyesine katarak geldiği nokta, ezici sayısal üstünlüğe sahip mekanize birliklerle Batı Almanya üzerinden NATO’nun yenilgiye uğratılma planıdır. 

Planlanan sürpriz saldırının Frankfurt üzerinden Batı Almanya’nın içlerine uzanmasına olanak sağlayan yegane coğrafi alan ise Fulda Ovası olup haritanın bu noktasında olması öngörülen olası bir karşılaşma, taraflar için ölüm kalım meselesi haline gelmiştir. 

1970’lere gelindiğinde sayı olarak Varşova Paktına ait mekanize birliklerinin karşısına muadil bir kuvvet çıkarması mümkün olmayan NATO üyeleri bütün üretim çabalarını bu kuvveti durdurabilecek anahtar teknolojilere yöneltmişlerdir. Cephe hattı gerisindeki Rus ikmal noktalarını ve kilit kavşak noktalarını vurmak için Panavia Tornado (1979), Fulda Ovası’nda yakalanan zırhlı araçları imha etmek için A-10 (1977), keşif ve sürpriz baskın yapabilecek tanksavar silahlarla donatılmış A129 (1983) gibi hafif saldırı helikopterleri ve bu unsurlarla ortak operasyon yapabilecek ana amacı direkt tank avlamak olan AH-64 (1986) bu çabanın akla gelen ilk ürünleridir. 

İTALYANLAR ÇALIŞMALARA 1972’DE BAŞLADI

İtalyan Ordusu 1972’de, ihtiyacı doğrultusunda bir hafif keşif ve tanksavar platformu ister listesi oluşturmuş, Alman Ordusu’nun da benzer ihtiyacını göz önüne alan Agusta firması Messerschmitt-Bölkow-Blohm (MBB) ile ön tasarım için ortaklığa gidip çalışmalara başlamıştır. 

Bitki örtüsünü kamuflaj olarak kullanabilecek profil ve ebat, durumsal farkındalığı arttırmaya yönelik büyük camlar, zırhlı araçlara atılacak mühimmata uygun altyapı ve yarı zırhlı araçlarla personele karşı kullanılabilecek 20mm top, tasarımı şekillendiren unsurlardır. 1978’de A129 olarak tasarım süreci resmi olarak başlayan platform 1983 senesinde ilk uçuşunu yapmıştır. 

Soğuk savaşın bitmesiyle beraber muharebe kavramının değişmesi, zorunlu olarak bu tip platformların (A-10’lar gibi) dönüşüm geçirmesine sebebiyet vermiş, hakim kavram haline gelen asimetrik savaşın gerekliliklerini yerine getiremeyen platformlar (Tornado vb) ise yavaş yavaş yerlerini yeni ihtiyaçlara göre şekillenmiş platformlara bırakmaya başlamıştır. 

ABD tarafında ise AH-64’ün tasarım aşamasının geçiş dönemine denk gelmesi seçilen ana silah tipinde de kendini göstermiştir. AH-1 ve A129 gibi platformlarda kullanılan döner namlulu 20mm top, yerini zincirle tahrik edilen 30mm’lik topa bırakmıştır. Benzer bir sistem ve kalibre seçimi Eurocopter Tiger projesinde de karşımıza çıkmaktadır; Nexter tarete Giat imalatı top Alman versiyonunda yerini 30mmlik Mauser topa bırakmıştır. Bu seçimin sebeplerini anlayabilmek  ancak sistem analiziyle mümkündür.

SİLAHIN ÇALIŞMA PRENSİBİ

Bilindiği üzere hızlı atış yapan silah sistemleri beş ana çalışma prensibi üzerinden sınıflandırılır. Bu prensiplerin üçü hava platformlarındaki mevzubahis dönüşümü örneklemek için yeterlidir. 

İkinci Dünya Savaşı’nda bombardıman gruplarına Almanya içlerine kadar eskort eden tek motorlu yegane uçak tipleri olan P-51 ve P-47’lerde kullanılan silah tipi 50 kalibre (12,7mm) M2 Browning’tir. P-51’de altı, P-47’de ise 8 adet olan bu silahın tercih edilmesindeki ana sebeplerden ilki toplam mühimmatın ağırlığıdır. Keza menzilin öncelikli olduğu bir görev profilinde yakıttan feragat edilen birim ağırlık için taşınabilecek en yüksek sayıda mühimmatın uçağa yüklenebilmesi birincil amaçtır. 

Bu nedenle anavatan savunmasını menzil tahdidi olmadığı için daha büyük kalibreli silahlarla yapabilen Alman uçakları olası karşılaşmalarda avantajlı durumda gözükmektedir. Müttefik tarafı durumu lehine çevirmek için vuruş yüzdesini arttıracak bir yol izlemiş ve silahları sıralı ateş edecek şekilde senkronize etmiştir. 

Dakikada ortalama 500 mermi atma yetisine sahip M2’ler P-51 örneğinde üçlü senkronizasyonla aynı noktaya dakikada 2x1500 mermi, P-47’de ise 2x2000 mermi ortalama atma kabiliyetine kavuşmuştur, dolayısıyla it dalaşı ortamında nişangaha oturulduğu an büyük miktarda merminin yakın nizamda hedefe duhul edip zarar verebilmesi sağlanmıştır. 

Yüksek kalibre olup düşük atış hızına sahip Alman silahları hedefi tek mermiyle imha edebilse de esas sorun, o tek mermiyi hedefe oturtabilecek deneyime sahip pilotların sayısının savaşın son evrelerinde ciddi miktarda azalmış olmasıdır. 

TAŞINAN MÜHİMMAT VE VURUŞ YÜZDESİ

Amerikan Hava Kuvvetleri, hava savaşında hedefe aralıksız çok mermi gönderme felsefesini takip eden savaşlarda da benimsemiştir. Kore Savaşı’na gelindiğinde F-86’nın ana silahı 6 adet M3’dür. M3 kodlamasına sahip yeni nesil hava savaşına yönelik 50 kalibre makineli tüfek M2 temel alınarak geliştirilmiş olup mekanizmanın büyük oranda değiştirilmesiyle atış hızı dakikada 1250 mermiye çıkarılmıştır. 

Senkronize olarak ateş eden 6 adet M3’ün mermi harcama hızı jet uçaklarının hızıyla birleşince nişan alma, pilotun refleks ve oryantasyonuna bırakılamayacak noktaya gelmiştir. Bu noktada cayrolu mesafe bulucu nişangahlar (Mark 18) ve ilkel nişangah radarları (AN/APG-30) devreye girmiştir. 

1960’lara gelindiğinde envanterde olan M3’lerde yüksek atış hızları nedeniyle kronik sorunlar baş göstermeye başlamış ve sistemin harbe hazırlık oranı ciddi anlamda düşmüştür.Yeni gelişen uçaklar beraber bu sorun ele alınmış, daha az mühimmat ile zarar verebilme amacıyla kalibrenin yükseltilmesine karar verilmiştir. 20mm mühimmatın hava savaşında bir standart haline gelmesinin bu ilk adımıdır. 

STANDART HALE GELEN 20 MM TOP

Bu geçiş aşamasının ilk ürünleri A-4, F-8 uçaklarında kullanılan gaz piston tahrikli 20mm toplardır. Özellikle F-8 örneğinde Tonkin Körfezi’nin semalarında defalarca tecrübe edildiği üzere de bu tip toplar sarsıntılara ve namlu ısınmalarına karşı hassas olup ilk salvodan sonra sistemin kilitlenmesiyle pilotu savunmasız bırakmaktadır. 

İkinci çözüm 20mm revolver toplardır. F-100, F-5 gibi uçaklarda kullanılan bu sistem de arzu edilen atış hızına ulaşsa da güvenilir olmaktan uzaktır keza revolver odacığında bir sıkışma söz konusu olduğunda sistem direkt kitlenmektedir. Bu sorunu çözmek için revolver sisteminde her mermi odacığına ayrı namlu tahsis edilmesi ile eski bir silahın yeniden doğmasına vesile olunmuştur; bu silah döner namlulu toptur. Öte yandan 1800’lü senelerde Revolver’den Gatling’e geçiş sürecinin modern hava savaşının ihtiyaçları doğrultusunda tekerrür etmesi de manidardır. 

DÖNER NAMLU

İlk olarak F-104 uçağına takılan döner namlulu top bugün hala kullanılmakta olan M-61A1’dir. Namlu başına dakikadaki atış hızı 900-1000 mermi civarı olan sistem, tek namlulu muadilleri kadar ısınmaya mahal vermeden kombine olarak dakikada 6000 mermi civarında bir atış hızına ulaşmaktadır. Bu, uçuşu esnasında sık aralıkla (0.01 saniye) dizilen 20mm’lik bir sağanağın hedefe boşaltılması anlamına gelmektedir. 

Döner namlulu topun çalışma prensibi aslında oldukça basittir. Her namlu kendine özel bir ateşleme odasına ve tetik mekanizmasına sahiptir. Bu mekanizma sistemi bir silindirin iç duvarına oturtulmuştur, dolayısıyla 6 namlulu bir sistemde  silindir bir yapının içine dizilmiş 6 adet mekanizma söz konusudur. 

Silindirin merkezinde bulunan şaft, yapıya entegre motor sayesinde dönüş hareketi yapıp mekanizmaların dairesel hareket etmesini sağlar. Silindirin iç duvarında ana eksene eğimli olarak konumlandırılan kam yuvası dairesel hareket esnasında 6 mekanizmanın değişik pozisyonlarda olmasını sağlar. 7.62 kalibre M134’de hareketi elektrik, ateşlemeyi mekanik tetik sağlarken 20mm M61 serisinde hareket hidrolikle, atış ise elektrikle sağlanır. F-105’e takılı halde Vietnam’da ilk hava zaferlerini kazanıp kendini ispatlayan M61, vakit kaybedilmeden diğer platformlara da entegre edilmeye başlanmıştır. 

M-61 KONSEPTİ

AC-47’lere (Yakın destek görevi için silahlandırılmış C-47 Skytrain) takılmasının yanısıra tadil edilmiş versiyonları döner kanatlı platformlarda da entegre edilmiştir. UH-1’lere yönelik ilk uygulamada ilk önce namlu boyu kısaltılıp M195 kodlamasıyla gövde yanlarına takılmıştır. Akabinde namlu sayısı üçe düşürülüp (ek olarak namlu cidarlarının inceltilmesi ve M-61’de namlu salınımı engellemek için kullanılan bileziklerin teke indirilmesi de sözkonusudur) M197 kodlamasını almıştır. Bu, M197’nin UH-1’den başlayıp T129 ATAK’ta devam eden macerasının da başıdır. 

Atış hızı çok yüksek bu sistemin en büyük handikapı mermi dağılımı yüzünden etkili menzilinin nispeten az olmasıdır. Genel kullanımı hava platformları olan M61 sisteminin bu handikapı ikincil kullanım yeri olan Phalanx CIWS (“Close-in weapon system”; esas kullanıcısı Amerikan Donanması olan, M-61 ve Ku-band radar artı FLIR kombinasyonuyla çalışan bu sistem gemileri satıh hedeflerine atılan roketlere karşı korumak için geliştirilmiştir, askeri argoda Star Wars serisinin efsane droid karakterine ithafen R2-D2 olarak isimlendirilmiştir) sisteminde avantaja dönüşmüştür keza bu kullanım şeklinde amaç, gelen tehdidi engellemek için bir mermi bulutu oluşturmaktır. 

 

PENÇE HAREKATINDA PAYLAŞILAN VİDEO

T129’da bulunan M197 makineli topunun bu etkili menzil handikapını gözler önüne seren son kanıt Pençe harekatı dahilinde sosyal medyada paylaşılan bir videodur. Bir tepenin yamacına konuşlu DShKM (Dushka, “Doçka”, 12.7mm ağır makineli tüfek) mevziine 2 adet T129 tarafından yapılan saldırıyı gösteren videoda saldırı helikopterleri tarafından kurulan paternin uzun kenarının 500-600 metre civarında olduğu, hedefe ateş açılan noktanın ise 250 metre civarında olduğunu görülmektedir. 

20mm’nin efektif kullanılabilmesi için, yetiştirilmesi ciddi emek, süre ve maddiyat isteyen iki personelin kullandığı böyle bir platformu, standart piyade tüfeğinin etkili menzilinin içinde iş görmeye mahkum etmek, safkan olmasa da yarışçı genlerine sahip bir atı değirmene koşmakla eştir (Bu benzetme Jack Higgins tarafından bir romanında konvoya eskort etmek zorunda bırakılan schnellboot’lar için kullanılmıştır). 

Benzer durumlarda zincirle tahrik edilen 30mm’lik topların performansını görmek için İkinci Körfez ve Afganistan’da çekilip sosyal medyaya servis edilen videolara bakmak kısıtlı da olsa bir fikir vermektedir. Videoların ortak noktası hedefin kendine ateş edildiğini bilmemesidir çünkü kullanılan 30mm silahın etkili menzili 1500 metredir. 20mm döner namlulu top ile 30mm tek namlu revolver veya zincir tahrikli top (ing. chain gun) arasındaki bu etkili menzil farkının sebebini algılayabilmek için bakılması gereken husus, silahların mekanik yapısı ve atışa etki eden kuvvetlerdir. 

Atışa etki eden kuvvetleri gözlemleyebilmek için öncelikle yalın bir model oluşturmak gerekir. Kundağı kare prizma olarak ele alıp kaval (yiv-sete sahip olmayan namlu, ing. smoothbore) namluyu karenin tam merkezine oturtmak suretiyle elde edilecek basit yapı atış anında oluşan etkileri irdeleyebilmek için yeterlidir. Mermi ateşlendiği an oluşan basınç öncelikle namlunun çıkışına doğru ilerler. Bu ilerleme esnasında patlamanın yarattığı basınç, namluyu, cidarının kalınlığı ve barut hakkına bağlı olarak belli oranda titreştirir.  Bu titreşim namlunun ucuna ulaştığında geri teper ve kundağa doğru geri gider, namlu serbest hareketli (ing. Floating Barrel, av tüfeklerindeki “long recoil” ile karıştırmamak gerekir) değilse bu titreşim direkt kundağa geçer ve kundağın sonuna kadar ilerlemeye devam eder. Şok dalgasının sönümlenmeyen kısmı tekrar namluya doğru kundağın sonundan akseder ve gücünü kaybedinceye kadar bu ileri geri yolculuğuna devam eder. 

İlk patlama anında oluşan basıncın namlu üzerindeki etkisini gözlemleyebilmek için yüksek hızlı kamera görüntülerine bakmak yeterlidir. Namlu, bu hareket eden güç altında gerilen bir kamçı (ing. barrel whip) gibi hareket eder. Patlamada oluşan güç vektörünün, sistemin uçlarında yön değiştirmesiyle bu kamçı hareketi frekansı azalan bir salınıma (ing. barrel oscillation) sebebiyet verir ve salınım sona erdiğinde ateşlenen ardıl mermi süreci baştan başlatır. Tekli atış yapılıyorsa bu salınım hesaplanarak yapılmış sistem ideal şartlarda ikinci mermiyi ilkinin üstüne gönderebilir, ancak hızlı seri atışta ikinci kovanın patlaması esnasında bir önceki patlamadan kaynaklı salınım henüz sonra ermediği için çekirdek savrularak namludan çıkar ve arka arkaya ateşlenen her mermiyle beraber bu savrulma oranı da artar. 

ATIŞ DİNAMİĞİ

Bu denkleme olması gereken eklemeler yapıldığında atış anında oluşan mekanikler daha da karışık hale gelir. Bunlardan ilki yiv ve settir. Namlu boyunca iç yüzeyde burgu hareketiyle dönen girinti (Yiv) ve çıkıntılar (Set) ateşlenen mermiyi belli oranda sıkıştırarak döndürür. Kendi ekseni etrafında dönen merminin meydana getirdiği merkezkaç kuvveti merminin yörüngesinin stabil olmasına ve düz uçmasına olanak sağlar. Ancak bu sıkışma esnasında devreye Newton’un 3’ncü yasası girer ve çekirdeğin uyguladığı sürtünmeye karşılık namlu burulmaya çalışır. Bu noktada bileşke kuvvet seri atış söz konusuysa kamçı hareketinin dairesel olmasına yol açar. 

Mevzu bahis silah döner namlulu top olunca namluların merkez hatta mesafeli pozisyonda olması da kundağa sirayet eden salınımın geri dönüşünün açılı olmasına sebebiyet verir. Bu açının da eklenmesiyle namlunun kamçı hareketi hesaplanması zor bir pozisyona girer. Ardıl dizilmiş mühimmatın barut haklarındaki ufak farklılıklardan kaynaklanan farklı patlama basınçları da denkleme girdiğinde nihai sonuç etkili (mermilerin hedef üzerinde toplanması) menzilin düşmesidir. Bu sürecin unutulmaması gereken bir diğer etki öğesi de ısıdır. Seri atışta ısınan namlunun genleşmesi de çekirdeğin maruz kalacağı güçleri etkileyeceği için seri  atışın ilk ve son mermisinin namlu çıkış karakteristikleri birbirinden farklı olacaktır.   

Öte yandan mermi namludan yiv set sayesinde dönerek çıkarak, namlunun ahenk devinimi (ing. barrel harmonic) esnasında oluşan savrulma hareketini uçuşu esnasında bir miktar düzeltir. Bu karakteristiğe bağlı olarak ilk amacı noktasal hedefi tahrip etmek olunca etkili menzili kısa olan sistem, konu alan baskılaması ve mermi bulutuyla baraj ateşi olunca tek namlulu sistemlere oranla çok büyük bir avantaja sahip olur. Bu avantajı açmak gerekirse;

Sabit tek namlu üzerinden seri atış söz konusu olduğunda 20mm MK149 mühimmatı ve türevlerinin uçuş esnasındaki yatay ve dikey sehimi birbirini eşitlediği için hedef üzerinde normal bir dağılım (Gauss dağılımı) görülür. Ancak söz konusu döner namlulu bir silah olduğunda bu normal dağılımı görmek mümkün olmaz. Oehler firması tarafından geliştirilen AASS (Accurate Automated Spotting System) testine sokulan M61 sistemlerinden elde edilen veriler o güne kadar yalnızca kağıt üzerinde matematiksel olarak hesaplanabilen bu etkileri gözlemleme fırsatını vermekle kalmamış, matematiksel hesapların da gerçek sonuçla bağdaşmadığını göstermiştir. 100, 150, 250 ve 375 mermilik salvolar dakikada 3.000 ve 4.500 mermi atım hızıyla 1000 feet’lik bir hedefte teste tabii tutulmuştur. Testten elde edilen en can alıcı sonuç atış anında aynı saat yönünde namluyu terkeden çekirdeklerin hedefi tek noktadan vurmadığıdır. 1.000 feet’lik hedefte birbiriyle ebat olarak uyuşmayan ve merkez noktaları birbirinden eşit mesafelerle ayrılmamış altı ayrı vuruş alanı mevcuttur,  dolayısıyla her namlunun orta vuruş noktası (ing. Mean Point of Impact; MPI) farklıdır. M61A1’in atış anında namlusunun yaptığı kamçı hareketinin tepe noktasının 3mm olması bu sonucun yalnızca MPI alanlarının farklı ebatta olması kısmını açıklayabilir. Keza ilk atışta 0,9 miliradyan (ing: Milliradian; mil veya mrad. 1 Radyan'ın 1000'de 1'ine eşittir. 1 Radyan ise bir dairenin yarıçapı ile aynı uzunlukta ki yayın açısıdır ve 180'in Pi'ye bölünmesi ile bulunur. NATO değeri olarak daire 6400 miliradyan kabul edilir. Örnek vermek gerekirse, tüfek dürbünündeki yatay ve dikeyi bölen her kesik bir mrad’a eşittir. Menzile göre sapmayı belirlemede kullanılır) sapma namlu özelinde atış sürdükçe 2 miliradyana kadar çıkmaktadır. 2 mrad’lık sapma 20mm’nin maksimum menzili olan 2000 metrede merminin 4 metre sapmasına sebebiyet verir. Bu değer MPI farklılıklarıyla beraber atışın aynı menzilde 20+ metrelere yayılmasına yol açar.  Bu sonuç CIWS sisteminde istenen etkiyi  sağlar.

M61’in hava aracına sabit entegre kullanımlarında ise istenen etki mermilerin yakın nizam toplanmasıdır. Bu sebeple öncelikle kalibrasyon yapılır. Kalibrasyon atışında 25 metreden ateşlenen 100 merminin 80’inin 20 santimlik bir alanda toplanması gerekir. Bu toplanmanın ise ikiye bir oranında bir elips oluşturması beklenir. Bu elipsin konumunu atışı yapan namlunun saat yönü belirler, misal 6 yönünde ateş eden F-4E ve 12 yönünde ateş eden F-18’in oluşturması gereken elipsler yataydır. Bu kalibrasyonun ardından  atışın hedefte toplanmasına yönelik boresight ayarı yapılır. Bu ayar temelde iki değerin üstüste çakıştırılmasıyla yapılır. Bunlardan ilki hesaplanmış vuruş noktasıdır (ing. predicted impact point; PIP, “pipper”. Hareket halindeki bir hedefin atış anında varacağı tahmin edilen mevkii). Öbür değer ise merminin çıktığı namlunun çizgisel devamıdır. 

M61 temelli (A1,A2) silahlarda bu kesişim noktası 600-700 metre aralığında yapılır. Silahın yerleşimi de dağılımı (ing. dispersion) direkt etkileyen etkenlerden biridir.  Aynı silahı kullanan uçakların modellerine göre değişik oranlarda dağılım vermesi de bu yüzdendir. M61 sisteminin muadillerine göre nispi derecede düşük namlu çıkış hızı da dağılımın çoğalmasında etkendir. Bu hız düşüklüğü mühimmatın merkezkaç hızının düşük olmasına sebebiyet verdiği gibi yüksek G’li manevralarda da atışı gerçekleştiren platformu da riske atabilmektedir. 

KENDİNİ VURAN F-16

21 Ocak 2019’da kendi mühimmatıyla namlu çıkış noktasının 1 metre önünden kokpit bölgesinden kendi gövdesini yırtan Hollanda F-16’sının haberi hala tazeliğini korumaktadır. Sağlam ve stabil bir tasarıma sahip M61’de durum bu iken namlu sayısı yarıya indirilmiş, cidarı inceltilmiş ve namlunun rezonansının önleyecek kelepçelerden arındırılmış olan M197 sisteminde yukarıda bahsedilen değerler doğal olarak çok daha fazladır. 

Potansiyel çözüm arayışında namlunun ahenk devinimini azaltmanın iki yöntemi vardır. İlki namlu cidarını kalınlaştırmaktır. Kara ve deniz konuşlu yüksek kalibreli sistemlerde başvurulan bu yöntem hava sistemlerinde getireceği ek ağırlık yüzünden istenilen oranda kullanılamaz. Söz konusu olan sistem bir de döner namlulu olunca atalet momentumu yüzünden cidarı kalınlaştırmak da imkansız hale gelir. İkinci yöntem olan namluyu kısaltmak ise beraberinde getireceği menzil kısıtlamaları yüzünden tercih edilemez. Bu iki hususa yönelik iyileştirmeler M197’nin 60 senelik servis hayatında yapılamamıştır. 

YERLİ SİSTEM

Yerlileştirmesi planlanan sözkonusu silahın tarihçesine dayalı sistem analizinin yanısıra bahsedilmesi gereken en önemli hususlardan biri de bu ürünün ticari yönüdür. Üretilen bir ürünün satılabilmesi için uyması gereken belli standartlar vardır. Öncelikle üretim aşamasında uygulanacak toplam kalite kontrol yönetimi dahilinde gerekli olan test ekipmanları uluslarası standartlara sahip olmalıdır. Üretim bandından çıkan ürün  uluslarası ticari ürün sıfatına sahip olmak için bir dizi testi daha geçmelidir. MIL STD, DEF STAN, STANAG nitelendirilmelerine (ing. qualification) sahip olmayan bir ürünü ki burada sözkonusu olan bir silahtır, platform üreticilerinin onaylaması mümkün değildir. Dolayısıyla üründe tek bileşen bile değişse tabi olduğu sertifikalar ciddi bir maliyet doğurmaktadır. 

Birebir kopya bile olsa her bileşenin bu anlamda maliyetini göz önüne alırsak, bu husus birim fiyatı çok yukarı çekecektir. Bu maliyete verilebilecek en basit örnek askeri amaçlar gözetilerek üretilmiş dizüstü bilgisayarlardır. Son jenerasyon işlemciye sahip sivil piyasaya yönelik bir dizüstü bilgisayar eğer 2.000 dolar bandındaysa, 4 jenerasyon eski bir sistem eğer MIL STD sertifikasına sahipse fiyat olarak 4 katından başlamaktadır. 

60 YILLIK SİSTEME YATIRIM YAPMAK NE KADAR MANTIKLI?

Bu ek bilgilerin ışığında 60 yaşında handikaplı bir sisteme yatırım yapmak ne kadar rekabetçi bir karardırı ivedilikle sorgulamak gerekir.  Unutulmamalıdır ki üretim arttıkça birim fiyat düşecek, birim fiyat düştükçe ürün rekabetçi olacak ve bunun sonucunda da piyasaya yayılmasıyla beraber tasarım, kullanıcı deneyimleri ve geri dönüşleriyle daha rafine bir hal alacaktır. Bu tip büyük bir yatırım sözkonusuysa halihazırda kullanımda olan ve dolayısıyla piyasada belli bir doygunluğa ulaşmış bir sistemin benzer özelliklerle üretilmesi yerine günümüzün değişen muharebe alanı kavramına uygun, asimetrik tehditlere yönelik ve kullanıcı ihtiyaçları gözönüne alınarak kavramsal tasarımı yapılmış bir ürün geliştirmeye yönelik bir altyapı çalışmasına gitmek gerekmektedir. 

ORTAK SİSTEM

Bu minvalde tasarlanması gereken silah öncelikle temelde hem T129 hem de ATAK 2 projesine uygun olacak özelliklere sahip olmalıdır. Tek tip tasarımın getireceği avantajların en önemlisi lojistiktir.  İkinci aşamada silahın tipini belirlemek gerekir. Yukarıda belirtilmiş dağılım handikaplarından kurtulmak için tasarım tek namlu ekseninde şekillendirilmelidir.  Bir sonraki aşama çalışma prensibinin seçimi olmalıdır. Eğer devrimsel bir icat yapma kabiliyeti sözkonusu değilse mekanik olarak güvenilirliği kanıtlanmış sistemlerden birine yönelinmesi gerekir. 

Tek namlu ekseninde tasarımı şekillendirirken seçilebilecek en mantıklı sistem kendini AH-64 gibi platformlarda kanıtlamış olan zincirle tahrik edilen (ing. chain gun) top sistemidir. Bu sistem yapı olarak yazının sistem analizi kısmında namlu salınımını anlatan yalın modelle örtüşmektedir. 

Seri ateş eden silahlarda işlem döngüsü genelde geri tepme gücüyle sağlanır. Ateşlenen merminin oluşturduğu basınç sistemi baştan kurar. Ancak bu döngü mühimmatta sıkıntı yaşanıldığı durumlarda sıkışmak suretiyle tutukluk yapmaya meyillidir. Zincir tahrikli silahlarda ise mekanizma bir nevi dikiş makinası mantığıyla çalışır. Elektrik motoru tarafından hareket ettirilen kapalı uçlu zincir, köşelerini çarkların belirlediği dörtgen bir yolda hareket eder. Zincirin tek noktadan bağlı olduğu mekanizma bu dörtgen devredeki her yön değişiminde sırayla mermiyi yükler, ateşler, kovanı açığa alır ve dışarı atar. Bu sistemin en büyük avantajı hatalı mühimmata denk geldiğinde sıkışmaması, direkt sistemi bir sonraki mühimmat için boşaltmasıdır. Atış hızı dakikada 1.000 mermi civarında olan bu sistemin diğer bir avantajı da döner namlulu sistemlerde oluşan eliptik dağılımın aksine dairesel bir dağılım sunmasıdır, dolayısıyla etkili menzil kayda değer bir şekilde artmaktadır. 

HANGİ MÜHİMMAT?

Bu sistem dahilinde üzerinde karar verilmesi gereken bir başka unsur da kalibredir. Saldırı helikopterlerinde kullanılan NATO dahilinde üç temel mühimmat ölçüsü mevcuttur; 20x82, 20x102 ve 30x113. ATAK 2’ye yönelik bir silah tasarlanacaksa muadil platformlarda kullanılan 30mm, olması gereken tercihtir. Öte yandan temeli hafif keşif ve saldırı helikopteri olan T129’a 30mm bir silah entegre etmek, platform şu anki özellikleriyle kaldırabileceği toplam ağırlık sınırının limitlerinde olduğu için taşıyabileceği mühimmat sayısında ciddi bir düşüşe sebep verecektir. 

Bu handikapı aşmak için 25mm gibi arada bir kalibrenin seçilmesi mantıklı gibi görülse de mevcut 25mm mühimmatın (25x137 ve 25x184) kovan boyu sorundur keza bugüne kadar 25 mm’de kısa kovan çalışması yapılmamıştır.

Tüm bunların ışığında 20mm döner namlulu topa aktarılacak araştırma, geliştirme ve nitelendirme kaynaklarını 20 veya 30mm tek namlulu top sistemine aktarmak, dış piyasada daha rekabetçi olabilecek ve asimetrik muharebe şartlarının gerekliliklerini daha efektif karşılayabilecek yerli ve milli bir silahın ortaya çıkmasına olanak sağlayacaktır.