f Chicago'nun hızına yetişmek çok zor
İlknur Akman Erk

Chicago'nun hızına yetişmek çok zor

  • Son Güncelleme: 24/05/17 12:11:15
  • 0

ABD’ye pek çok kereler gitme fırsatım oldu ama genellikle New York ve Washington DC ekseninde ve çevresinde geziler yapmaktan bir türlü daha yukarılara uzanamamıştım. Nihayet geçen haftalarda yolum kuzeyin zengin ve hareketli şehri Chicago’ya düştü.

İlk defa gittiğimi bilen arkadaşlarım, dönüşte izlenimlerimi sorduklarında hep şöyle cevap verdiğimi fark ettim: New York’un daha küçüğü, daha kolay adapte olunanı ve çok daha temizi…

Gayri ihtiyari New York’la karşılaştırdığımı gördüm her seferinde. Gökdelenler, sanat ve caz olunca, zihnim bu karşılaştırmaya girmiş kendiliğinden demek ki! Ancak çok daha temizi derken hiç de iltimas geçmiyorum Chicago’ya onu söyleyeyim hemen. Zira bu bir gerçek! Ve bilhassa da bu şekilde olması hedeflenmiş. Binaların arasında, özene bezene hesaplanıp yaratılmış geçitler, çöp kamyonlarının rahatlıkla giriş çıkış yapabilecekleri şekilde planlanmış. Dolayısıyla ortalık yerde hiçbir zaman çöp görmüyorsunuz. Ayrıca binaların hepsi son derece bakımlı, hepsinin kendine ait küçük de olsa bahçeleri var ve hepsi bu mevsimde başta rengarenk laleler olmak üzere, çiçeklerle dolu. Bayıldım! Chicago’da nezih Avrupa başkentlerinin havasını da bulduğumu söylemeliyim.

GÜZEL AMA KIŞIN ÇOK SOĞUK…

Ahh keşke kışın bu kadar soğuk olmasa! Zira Michigan Gölü’nden gelen buz gibi rüzgarlar, kışın kenti darmadağın ediyormuş. Sıfırın çok çok altına düşen değerler, insanın elini yüzünü bıçak gibi kesiyormuş. Zaten Chicago’nun lakabı Rüzgarlı Şehir! Biz Mayıs başında oradaydık, rüzgar fena değildi ama yine de sıcaklık bize göre kış gibiydi. Chicagolular ise, çoktan bermudalar ve gömleklerle sokaklara dökülmüşlerdi. Ben ise ilk iş kafama bere almaya girdim bir dükkana…

Filmlerden de biliriz, gökdelenler ve gangsterlerin ana vatanı derler Chicago’ya. Gangsterleri kaldı mı bilemem ama gökdelenleri bir harika! Eski adı Sears Kulesi olan Willis Kulesi, John Hancock Binası, Trump Kulesi, Chicago Tribune Binası, Federal Merkez binaları… Nice ünlü mimarın ve mühendisin birlikte çalışmaları sonucu ortaya çıkan bu eserlerin her biri, insanı hayrete düşürüyor. Tabii 1871’deki büyük Chicago Yangını, kentin merkezini tamamen yok edince, devrin mimarları için bir anda tüm arzularını ve hayallerini gerçekleştirebilecekleri bir alan açılmış. 1800’lü yılların sonunda, yepyeni yüzyılı karşılamak için son derece cüretkar projeler dökülmüş kağıda. Sonra da yaşama geçirilmiş bunlar. Ancak bu korkunç yangının neredeyse hemen ertesinde, 1893’de, bütün şehri dünyanın en büyük fuarına hazır edebilmek, her anlamda çok büyük bir çaba ve güç gerektirmiş. Ama Chicagolular başarmışlar bunu. Özellikle Daniel Burnham isimli çok çalışkan ve ileri görüşlü bir mimar, hem bu Dünya Fuarı Projesi’ne başkanlık etmiş hem de 1909’da kağıda dökülen Chicago Şehir Planı’nı oluşturmuş.

AYNI PLAN NEREDEYSE 150 YILDIR UYGULANIYOR

İşin ilginç olan kısmı bence şu ki, 2017 senesinde, bir Allah'ın kulunun aklına gelip de kimse bu planı, modası geçmiştir diye değiştirmeye kalkmıyor. Her şey, günümüzde dahi, bu plana uygun şekilde sürdürülüyor. Bence en önemli detay bu! Neyse, ben yine döneyim gökdelenlere… 1900lü yılların tamamında da, bu gökdelenlerin inşası sürmüş. Kimler kimler var mimarlar arasında! Burnham’ın dışında, Mies van der Rohe, Frank Lloyd Wright, Wright’ın Hocam dediği Louis Sullivan, Bruce Graham, Fazlur Khan ve daha niceleri… Sayfalar, paragraflar yetmez. Mimarlıkla ilgilenen herkesin mutlaka gidip görmesi gereken bir şehir Chicago! Mimar değilim ama ben bile ağzım bir karış açık dolaştım her köşesini. Günler yetmedi, bir daha gitmem lazım!

Bir mimari tekne gezisine katılmıştım ve o tur sırasında anlatım yapan yerel rehberin söyledikleri çok dikkatimi çekti: New York’da zemin daha sağlamdır, kayadır. Oysa burada zemin kum, bataklık… İşte işin mucizevi kısmı biraz da burada yatıyor. Bu zeminde o yüzlerce metreye çıkan binaları korkusuzca dikmek, büyük mesele değil mi?

Kent, her baktığımda gölden çok denizi andıran Michigan Gölü’nün kıyısında, Chicago nehrinin göle döküldüğü yerde kurulmuş. Kuran kim? Büyük ihtimalle 1770’lerin sonunda, Haiti’den buraya gelmiş, bir siyah tüccar olan Jean Baptiste du Sable kentin ilk sakini olarak kabul ediliyor.

MARK TWAIN DEMİŞ Kİ…

Sıradan bir ziyaretçinin Chicago’yu yakalamaya çalışması nafiledir. Çünkü Chicago, daha o ziyaretçinin henüz kurmaya vakit bile bulamadığı hayallerini de geçer, demiş Mark Twain 1883’te. Ve Mark Twain bunları yazdığında şehir henüz sadece 46 yaşında ama ilk kurulduğu halinden 100 kat daha büyükmüş! Bütün ülkenin en büyük kentleri arasında girip, sonraki yirmi yılda da nüfusunu dörde katlamış. Chicago gördüğüm kadarıyla aynı hızla değişiyor, dönüşüyor ama aslına sadık kalarak yapıyor bunları. Amerikan Rüyası’nın peşine düşmüş pek çok kişinin gelip yerleştiği bir yer ve bunu her adımda hissediyorsunuz.

Chicago ülkenin batıya açılmasında önemli bir merkez olmuş. 1848’de  Illinoi&Michigan Kanalı tamamlanınca, Büyük Göller, Mississippi Nehri’ne bağlanmış. Ticaret bu sayede daha da gelişmiş. Sonra hızla gelişen demiryolları devreye girince bu kanalın önemi biraz azalmış ama olsun, şimdilerde bu kanalı atalarının neler yapabildiğinin bir kanıtı olarak gösteriyorlar gençlere… Günümüzde ABD’nin demiryolları ağının yarısı, Chicago’dan geçiyor. Hava taşımacılığı da azımsanmayacak bir önemde zira O’Hare ve Midway Havalimanları ülkenin en yüklü hava trafiğini göğüslüyorlar.

NE İSTERSENİZ VAR

Bunları yazarken, aslında Chicago’nun hangi konusuna, nesine odaklanayım diye de düşünüyorum. Çok zor! Çünkü o kadar zengin bir şehir ki, günlerce, haftalarca yazsam malzeme çıkar. Parkları, sokaklardaki heykelleri, gökdelenleri dışındaki özel konutları, efsanevi şeflerden Riccardo Muti yönetiminde olağanüstü konser serileri sunan Senfoni Orkestrası, sanat okulları ve müzeleri, yeme içme mekanları, caz kulüpleri… Sanırım bu yazıyı, Chicago’d ilk olarak görmeyi istediğim sanat eserini anlatarak noktalamalıyım: Anish Kapoor’un Bulut Kapısı!

Hint asıllı İngiliz sanatçı Anish Kapoor, kendisinden önce Picasso, Chagall, Calder, Ivan Mestrovic ve Matisse’in yaptığı gibi, kentin sokaklarında, meydanlarında sergilenerek, hayatın içinde yer alacak bir heykel armağan etmiş Chicago’ya. Bayılıyorum böyle işlere! Kente büyük anlam ve değer katıyorlar.

Chicagolular’ın The Bean yani Fasulye olarak adlandırdıkları, Cloud Gate, yani Bulut Kapısı, Grant Park’ın içinde, çevresindeki gökdelenleri ve gökyüzünü yansıtan pırıl pırıl yüzeyiyle, insanı kendine çekiyor adeta. Eserin yapımına Şubat 2004’te başlanmış ve 15 Mayıs 2006’da törenle açılmış. Uzaktan bakıldığında sanki ağırlığı yokmuş gibi dursa da, aslında 100 tonluk cilalanmış çeliğe bakıyoruz. Kapoor sıvı cıvadan ilham almış bu eseri tasarlarken. Dışbükey yüzeyinde ikinci bir Chicago yaratıyor eser ve içine doğru davet ediyor izleyeni. Giriyorsunuz ve bu sefer de bir başka iç alem karşılıyor bakanı. Omphalos yani Göbek. Burada da kendi görüntünüzün çeşitli noktalarda, eciş bücüş yansımalarını buluyorsunuz. Dış dünyayı da deforme ediyor, iç alemi de… Çok yönlü, ilginç ve insanı aslında suskunluğa ve araştırmaya davet eden bir eser Cloud Gate. Buluta benziyor gerçekten… Fasulyeye de benziyor, Chicagolular haklı. Anish Kapoor ise şöyle diyor eserle ilgili olarak: İzleyen kişi olarak siz de olaya dahil olmasanız, bu eserin hiçbir hikayesi olmaz. Dahil olmamak elde değil, eser insanı içine çekiyor. İlgisiz kalamıyorsunuz, dokunmak istiyorsunuz, öpenler gördüm, kulağını dayayıp dinleyenler gördüm, diliyle dokunup tadını almak isteyenler bile vardı. İnsandaki görmenin dışındaki diğer tüm duyuları da harekete geçiriyor bu enigmatik eser. Ben de dokunup, okşayıp durdum koca eseri. Altından girdim, öte tarafından çıktım. Çok ilginç bir deneyimdi.

Chicago gerçekten çok renkli, çok ilginç ve tek bir yazıya sığmayacak bir şehir. Bir sonraki yazımda da bu güzel kentin farklı yönlerini sizlerle paylaşacağım.

Yollarda görüşürüz,

ilknurakmanerk@kokpit.aero

Kaynak: www.kokpit.aero

Kokpit Aero

Yorum Yap