İlknur Akman Erk

Chicago'nun rüzgarı sizi uçurmasın!

  • Son Güncelleme: 3/06/17 07:00:23
  • 0

Değerli Kokpit.aero okuyucuları, geçtiğimiz hafta başladığımız Chicago yazıma bu hafta da, özel birkaç noktayı aktararak devam etmek istiyorum.

BİRİNCİ BÖLÜM İÇİN TIKLAYIN

Önce çok hoşuma giden bazı istatistiklerden bahsetmek istiyorum. Örneğin, Chicago’da yaklaşık 3 Milyon kişi yaşıyor, aslında resmi rakamlar 2.695.598 kişi diyor. 200’den fazla tiyatro var ve 200’den fazla da sanat galerisi bulunuyor. 7300’den fazla restaurant var Chicago’da ve hayatımda yediğim en lezzetli Peru mutfağı buradaydı. Bunu şunun için söylüyorum: Etnik mutfakların temsilcileri de şehrin yüksek kalitesine uyum göstermişler.

Elli km’den fazla göl boyunca uzanan sahil şeridi var ve bunun yaklaşık 40 km’sinde bisiklet yolları var.  30km’ye uzanan sahillerinde halka açık plajlar var. Bu plajların şehre en yakın olanlarını gezip dolaştığımda çok şaşırdım. Nedense bu kadar kuzeyde, soğuğuyla ünlü bir şehirde nedense bunlar olmaz sanıyordum. Ayrıca irili ufaklı 552 parkı var Chicago’nun, bir kısmı çok büyük bir kısmı da küçük ama hepsi de pek bakımlı.  Benim orada olduğum zamanlarda her taraf rengarenk lalelerle süslenmişti. İstanbul ve Amsterdam’a rakip mi geliyor yoksa?

CHİCAGO’YU HER YIL 40 MİLYON KİŞİ ZİYARET EDİYOR

Chicago çok ziyaretçi alan bir kent. Şehrin belediyesinin internet sayfasındaki rakamlara bakacak olursak, her yıl 40milyon kişinin kenti ziyaret ettiğini okuyabiliriz. Çok büyük bir rakam gerçekten! Tabii bunların hepsi yabancı ziyaretçiler değil, malum Amerikalılar da kendi ülkelerinde gezmeyi çok seviyorlar. Bilhassa bayramlarda, tatillerde, akın akın seyahat ediyorlar. Havalimanları, tren istasyonları her zaman dolu oluyor öyle zamanlarda ve hatta karayollarındaki trafik yükü, bazı kavşaklarda İstanbul’u aratmayabiliyor.

Michigan Gölü’nün güneybatı sahilinde kurulmuş Chicago, karasal iklim özelliklerini taşıyor. Yaz aylarında sıcaklıklar  Temmuz ortalamasına göre 24 santigrat derecelerde seyrederken, soğuk ve rüzgarlı kış aylarında sıfırın altında 6 santigrat derece ortalama ile, aslında çok daha soğuk günler olabileceğini de hatırlatıyor. Zaten -6 santigrat derecede bile şehrin ünlü rüzgarıyla karışınca, insanı yeterince hırpalayabilir.

Ben eskiden soğuk havaları pek severdim ama galiba artık eskisi gibi dayanıklı değilim, rüzgarla birlikte beni iyice serseme çeviriyor. Ayrıca kentin downtown olarak tabir edilen bölgesinde, yüksek yüksek binaların yarattığı kanyon efekti sebebiyle, rüzgar iyice kuvvetleniyor.

AŞIRI RÜZGARDA İNSANLAR BİRBİRLERİNE TUTUNUYOR MU?

Eskiden Chicago’da geçen bir dizide, insanların birbirlerine tutunarak karşıdan karşıya geçme sahnelerini hatırlıyorum. Orada yaşayan bir yakınıma sordum doğru olabilir mi diye, kimi zamanlar olabiliyormuş gerçekten böyle şeyler. Aslında o kadar şaşırmamam lazım zira, bir Akdeniz şehri olan Trieste’de bile, kaldırımlara monte edilmiş zincirler yok mu bora estiğinde insanların tutunabilmeleri için? Nerden nereye? İnsanın aklı böyle işte, bir yerden öbürüne uçabiliyor.

Biz yine dönelim Chicago’ya…

İŞTE CHİCAGO’DA YAPILACAKLAR

Ne yapmalıyım derseniz liste çok uzun ama öncelikli olarak Chicago Art Institute olarak adlandırılan sanat müzesini görmeniz şart! Zira dünyanın en büyük empresyonist ressamlar koleksiyonlarından biri burada. Sadece onlar mı? Hayır! Dünyanın dört bir yanından getirilmiş, farkı dönemlere yayılan pek çok sanat eseri, başınızı döndürecek şüphesiz. Biz açıldığı saat olan sabah 10.00’da girdik, 17.00da kapanırken zorla çıkardılar dışarıya ve yetmedi! Yetmez! Burası da New York Metropolitan gibi, Paris Louvre gibi öyle bir seferde gezilip bitirilebilecek müzelerden değil! Ama görmeden dönmeyin diyebileceğim tablolar arasında, Pablo Picasso’nun Yaşlı Gitarist’i, Edward Hopper’ın Gece Kuşları, Grant Wood’un American Gothic’i, Georgia O’Keefe’in Bulutlar’ı ile Van Gogh’un Bahçe’si ilk nefeste aklıma geliyor. Ama samimi olarak söylüyorum: Gitmeden önce neyi öncelikli olarak görmek istediğinizi belirleyin, yoksa zaman hop diye geçiveriyor ve bir de bakmışsınız, kapanış saati gelivermiş!

Tabii meraklısına Field Doğal Tarih Müzesi ile, şehrin güneyinde yer alan Bilim Müzesi de çok şeyler katacaktır. Güncel sanat akımlarını takip edenlere ise, Chicago Modern Çağdaş Müzesi , MCA’yı öneriyorum. Sürekli yenilenen sergileri ile, dünyada ne oluyor ne bitiyor bambaşka bir gözle görebilme şansınız oluyor.

GÖKDELENİN TEPESİNDEN KOMŞU EYALETİ GÖRMEK!

Sanattan arta kalan vakitte, ünlü gökdelenlerin tepelerindeki gözlem teraslarına çıkabilir ve açık havalarda kilometrelerce uzanan görüş açısıyla, komşu eyaletleri bile izleyebilirsiniz. Eski adı Sears Towers olan Willis Kulesi ile, John Hancock binasının 360 Derece terası bu iş için en sevilen yerlerin başında geliyor. Tabii önceden uyarmalıyım, kentin turistik açından dolu olduğu zamanlarda kuyruklar bazen yüzlerce metre uzanabiliyormuş.

Navy Pier olarak anılan Donanma İskelesi, yeme içme mekanları, sunduğu göl ve şehir manzaraları, 15 katlı bir bina yüksekliğindeki dönme dolabı, camekan içindeki palmiyeleri ve ışıl ışıl dükkanlarıyla, bilhassa hafta sonlarında çok hareketli oluyor. Ayrıca bu noktadan gölde gezinti yapan teknelere de binip dolaşabilirsiniz. Biraz daha ileriden de, Chicago nehrinde kentin en meşhur mimari yapılarının izlenebileceği tekne turları yapılıyor. Ben birine katıldım, verdiğim her kuruşa ve dakikaya değdi diyorum. Çok şey öğrendim, büyük keyif aldım ve Chicago kentine olan hayranlığım bu bir buçuk saatlik tekne turuyla daha da arttı.

Kentin loop yani halka olarak adlandırılan downtown, yani iş merkezleriyle dolu hareketli semtine uğramanızı öneriyorum. Loop denmesinin sebebi burada metal köprüler üzerinden geçen metronun L hattının,  batıda Chicago nehri, doğuda Michigan Bulvarı, kuzeyde Wacker caddesi ve güneyde de Congress caddesinin sınırladığı bir alan içinde, tam bir halka yapmasından ileri geliyor. Bu alanın içinde yer alan ofis binaları, iş merkezleri ve idari kurumlara ait merkezlerle dolu semt, ABD’nin New York’tan sonraki ikinci büyük iş merkezini oluşturuyor.

Akşamları da yapılacak çok şey var. Tiyatrolar, caz kulüpleri ve klasik müzik meraklıların mabedi Chicago Senfoni Orkestrası, şehrin kıdemli operası… Say say bitmez… Biz bütün bu zenginliklerin içinden ilgi alanımız klasik müziğe göre hareket etmeyi tercih edince, kuruluşu 1890’a uzanan senfoni orkestrasının konserinde bulduk kendimizi. Dünyaca ünlü şef Riccardo Muti yönetiminde bir Brahms akşamı ile, kendimden geçip, böyle kültür ve sanat kurumlarının uzun soluklu ve dinamik kalabilmeleri için dua ettim. Ve canım kentim İstanbul’un adını taşıyan ve AKM kapandıktan sonra yersiz yurtsuz kalan gözbebeğimiz senfoni orkestramızın da, en kısa zamanda bir yuvaya kavuşmasını diledim. İnsan nereye giderse gitsin, aklı yurdunda kalıyor, değil mi?

ROBİE’NİN EVİNİ GEZMEYİ UNUTMAYIN

Bu yazımı Chicago’nun küçük bir mücevheriyle bitirmek istiyorum. Adı Chicago’yla özdeşleşmiş ünlü mimar Frank Lloyd Wright’ın Prairie Okulu olarak adlandırılan tarzda inşa ettiği evlerden biri olan Robie Evi, kentin koruma altına alınmış mimari zenginliklerinden sadece bir tanesi. Müze olarak gezilebiliyor. Ama öyle elinizi kolunuzu sallayarak istediğiniz gibi girip çıkamazsınız, Oranın bir resmi rehberi size eşlik edip, anlatmak zorunda. Biz de merkezden hareket edip, bu güzel binayı görmeye güneye indik.

1910’da yapımı tamamlanan ev, varlıklı ve yenilikçi bir işadamı olan Frederick C. Robie ve ailesi için tasarlanıp uygulanmış. Tüm iç ve dış ögeler, evin içindeki apliklerden tutun da, mobilyalara kadar, yatay etkiyi kuvvetlendiren çepeçevre pencerelerdeki vitraylardan, yatay şekilde döşenmiş tuğlalara kadar, mimar Lloyd Wright tarafından özel olarak tasarlanmış.

Evin ana yaşam mekanı olarak düzenlenmiş salon ve yemek odasını içeren bölüm, aydınlık olmasını tavandan yere kadar inen kesintisiz pencerelerine borçlu. Ancak yine de evin içimdeki mahremiyet havasının sürebilmesi için Lloyd Wright, pencerelere geometrik desenlerin hakim olduğu sıcak renkli vitraylar tasarlamış.

Bütün Prairie Okulu’nun villaları gibi, çayırların yumuşak kıvrımlarının içinde adeta gözden kaybolması istenir gibi tasarlanmış evlerden biri olan Robie Evi, mimarının tüm becerisini ortaya koyduğu gibi, sahibi Frederick Robie’nin de ileri görüşlülüğünü ve yeniliklere açık tavrını anlatıyor ama ne yazık ki, Bay Robie, bu evde doğru dürüst yaşayamamış bile! Borca harca düşünce, onca ihtimamla tasarlanmış, servet harcanarak inşa edilmiş bu binayı başkasına satıp borçlarını ödemek zorunda kalmışlar Robieler. Yani bir seneyi bile bulmamış bu evdeki yaşamları. Onlardan sonra iki aile daha gelip yaşamış burada. En son yaşayanlar da 1926’da ayrılmışlar evden. Sonraki 70 yıl boyunca, etrafında gelişen üniversite kampüsüne dahil olmuş ve önce derslik olarak kullanılmış sonra da yatakhane. Defalarca yıkılması için girişimler olmuş ve her seferinde mimarının da başını çektiği meraklılar sayesinde, bu girişimler durdurulmuş. 1991’de, Amerikan Mimarlar Birliği tarafından 20.yüzyılın en önemli on binasından biri olarak ilan edilmiş. Bugün de Frank Lloyd Wright’ın adını taşıyan vakfın bünyesindeki önemli müzelerden biri olarak benim gibi meraklıları ağırlıyor.

Değerli kokpit.aero okuyucuları, Chicago bitmez… Anlatacak daha o kadar çok şey var ki! Ama şimdilik bu kadar diyorum. Güzel günler diliyorum.

Yeni bir yazıda buluşmak üzere,

Yollarda görüşürüz,

ilknurakmanerk@kokpit.aero

Kaynak: www.kokpit.aero

Kokpit Aero

Yorum Yap